Bölüm 1: Erzurum’da Termometre ile Samimiyet Kurmak
Erzurum’da kış demek, sadece kar yağması demek değildir; kış burada bir yaşam biçimi, bir karakter testidir. Ocak ayı geldiğinde Erzurum’da hava durumu bültenleri aslında birer korku filmi fragmanına dönüşür ama biz Dadaşlar o fragmanı mısır patlatıp izler gibi, kıtlama şekerimizi, çayımızı alıp izleriz. Çünkü biz biliriz ki, termometre -30’u gösterdiğinde o cihaz artık bozulmuş değil, sadece Erzurumluya "samimiyet" göstermeye başlamıştır.
Erzurum’un soğuğu öyle İstanbul’un "nemli soğuğuna" falan benzemez. Adamın iliğini sızlatmaz, direkt iliğine yerleşir, orada kira ödemeden oturur. Sabah sokağa çıktığınızda burnunuzdan aldığınız nefesin havada donup cam kırığı gibi ciğerlerinize döküldüğünü hissedersiniz. Ama bu durum bir Erzurumluyu asla pes ettirmez. Bilakis, caddedeki yürüyüşümüz bile değişir; kollar hafif yana açılır, adımlar "buzda kayıp da karizmayı çizdirmeyelim" diye daha bir temkinli atılır. İşte o an, her Dadaş aslında birer gizli buz pateni şampiyonudur.
Burada insan tiplemeleri de soğuğa göre şekillenir. Mesela "Lahanalaşma Evresi"ndeki amcalarımız vardır. Üst üste giyilen kazaklar, yelekler ve en üste çekilen o meşhur gocuklar sayesinde, amcamızın eni boyundan daha geniş bir hal alır. Sokakta karşıdan gelen o devasa yün yumağının sadece iki gözü ve burnunun ucu görünür. O burun ucu ki, soğuktan dolayı o meşhur Erzurum moruna çalmıştır. Selam vermek istersiniz ama amcanın kat kat giyinmekten kolu kalkmaz; o da sadece kaşlarını yukarı kaldırarak "Aleykümselam gardaş, görirsen halımızi, donirıh" der gibi bakar.
Erzurum şivesi de aslında bu soğuğun bir meyvesidir. Kelimeler ağızdan tane tane değil, donmasın diye hızlıca ve birbirine yapışarak çıkar. "N'eydirsen?" derken harcanan enerji ile "Ne yapıyorsun?" ki çoğunlukla "Nasılsın?" sorusunun cevabı alınsa da arasındaki fark, bir Erzurumlu için tam iki bardak limonlu çaylık enerjidir. Biz tasarruflu insanlarız; lüzumsuz harfleri soğuğa kurban verir, özüyle konuşuruz.
Hele o "yalancı güneş" yok mu... Gökyüzü masmavidir, güneş pırıl pırıl parlar, sanırsınız ki Antalya kıyılarındasınız. Ama pencereyi açtığınız anda o güneşin aslında sizi ısıtmak için değil, sadece "üşüdüğünüzü daha net görün" diye orada olduğunu anlarsınız. Erzurum’da güneş, sadece bir aydınlatma aksesuarıdır.
Yine de bu şehrin soğuğu, insanının kalbindeki sıcaklığı tetikler. Dışarısı ne kadar buz kesse, içerideki o çayın buharı o kadar şifalı gelir. İnsanlar birbirine daha çok sokulur, muhabbet daha bir demlenir. Çünkü biliriz ki, bu ayaz bizi birbirimize mecbur eder.
Palandöken’in tepesinden şehre bakınca, beyaz örtünün altında aslında dünyanın en sıcak kalpli insanlarının yaşadığını bilmek, insanın içini o meşhur kıtlama çaydan daha çok ısıtır. Soğuk mu? Varsın olsun. Bizim memlekette buz bile adamın mertliğini pekiştirir.
Velhasıl kelam, Erzurum’da yaşamak; her sabah hayata sıfırdan değil, bazen eksi otuzdan başlamaktır. Ama o eksi otuzun içine "bir gıdım" samimiyet, iki parça kıtlama şeker ve kucak dolusu bir "gardaş" selamı kattığınızda, ortaya dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağınız o asil ve sıcak tablo çıkar. Burnumuzun ucu sızlasa da, kaşlarımızda kristalden salkımlar oluşsa da bu şehre olan sevdamız hiçbir zemheride donmaz. Çünkü biliriz ki; Erzurum’un ayazı meşhurdur ama insanının sinesi, o ayazda kalmış her yabancıyı ısıtacak kadar geniştir. Bu buz gibi havanın içinde tüten en sıcak dumanın, yani "Erzurum’un Çay Kültürü"nün demli hikâyelerinde buluşmak üzere; şimdilik kalın sağlıcakla, ama en önemlisi, hele bu "soyuhta / soğukta" kalın sıkıca!