Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Emir AKTAŞ

Bir kahvenin hatırı , kırk yıl değil artık kırk saniye.

📅 20.01.2026 - 13:50

Geçen gün fark ettim; artık yürümüyor, koşuyoruz. Ama bir yere yetişmek için değil, sadece durmayı unuttuğumuz için.

Metroda yürüyen merdivendeyim. Hani şu zaten bizi yukarı taşıyan icat. Ama kimse durmuyor. Herkes sol şeritten, sanki yukarıda madalya dağıtılıyormuşçasına bir hışımla tırmanıyor. Ben sağ tarafta, "duranlar" loncasından biri olarak, yanımdan rüzgar gibi geçen o genç adama baktım. Kulaklığında muhtemelen 2x hızında dinlediği bir podcast, elinde son model telefon, gözleri ekrana kilitli...

O an sormak istedim: "Güzel kardeşim, o kazandığın 15 saniyeyle ne yapacaksın? Dünyayı mı kurtaracaksın, yoksa o süreyi bir sonraki Instagram hikayesini kaydırmaya mı harcayacaksın?"

Sormadım tabii. Muhtemelen beni duymazdı bile.

Eskiden "nasılsın" sorusunun cevabı "iyiyim, hamdolsun" ya da "idare ediyoruz" olurdu. Şimdilerde standart cevabımız: "Koşturmaca valla..."

Meşgul olmak, yorgun olmak, yetişememek günümüzün statü sembolü oldu. Eğer ajandanız dolu değilse, eğer telefonunuz susmuyorsa, sanki "önemsiz" biriymişsiniz gibi bir hisse kapılıyoruz. "Boş vaktim var" demeye utanır olduk.

Oysa boşluk ne güzel şeydi, hatırlasanıza.

Çocukluğumuzun o upuzun yaz tatillerini düşünün. Canımızın sıkılmasından korkmazdık, hatta bazen canımız sıkılsın diye tavana bakardık. Balkonda çekirdek çitlerken geçen zaman "kayıp" değil, "hayat"ın ta kendisiydi. Şimdi ise bir videonun yüklenmesi üç saniye sürünce "Of!" çekiyoruz. Mikrodalganın başındaki son 10 saniye geçmek bilmiyor.

Tüketim hızımız, hissetme hızımızı geçti.

Bir şarkıyı sonuna kadar dinlemiyoruz, "nakaratı gelsin" diye ileri sarıyoruz. Bir diziyi izlerken elimiz telefona gidiyor, "Acaba Twitter'da bu dizi hakkında ne demişler?" diye bakarken sahneyi kaçırıyoruz. Bir manzaraya bakıp "Ne güzel" demek yerine, "Fotoğrafını çekip atayım da ne kadar güzel bir yerde olduğumu görsünler" telaşına düşüyoruz.

Anı yaşamıyoruz, anı arşivliyoruz.

Geçen hafta bir arkadaşımla buluştum. Masaya oturduk, telefonları ters çevirdik. "Bak" dedim, "Bu masada sadece biz varız. WhatsApp grupları, son dakika bildirimleri, mail kutusu yok." İlk 10 dakika ellerimiz titredi yalan yok, bir yoksunluk krizi vurdu. Ama sonra... Sonra sohbetin tadı geldi damağımıza. Göz teması kurmanın, bir cümleyi bölmeden dinlemenin, araya "bir saniye patron yazdı" demeden gülüşmenin tadı.

Velhasıl kelam dostlar; hayat, biz planlar yaparken başımızdan geçenlerdir demiş ya John Lennon... Bence güncelleme lazım o söze: Hayat, biz o anın fotoğrafını çekmeye çalışırken kaçırdığımız karedir.

Bu yazıyı okuduysanız, kendinize bir iyilik yapın. Telefonu kilitleyin. Camdan dışarı, gökyüzüne bir bakın. Bulutlar da geçiyor, ama acele etmeden, süzüle süzüle , yağan karın yüzünüze dokunuşunu hissedin.

Belki de doğanın bildiği, bizim unuttuğumuz bir şey vardır.