Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Selçuk YILDIZ

MEMURLUK GÜVENCESİNİN SESSİZ İDAMI

📅 29.01.2026 - 15:09

Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin en somut yansımalarından biri, hiç kuşkusuz memuriyet güvencesidir. Bu güvence, yalnızca memurun şahsını değil; kamu hizmetinin sürekliliğini, tarafsızlığını ve siyasal ya da kişisel baskılardan arındırılmasını korumayı amaçlar. Ne var ki 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılan ve torba kanun mantığıyla 29 Ocak 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren son değişiklik, bu güvencenin altını oyarken kamuoyuna neredeyse “teknik bir düzenleme” gibi sunulmuştur. Oysa gerçekte olan şey, memuriyet güvencesinin sistematik biçimde aşındırılmasıdır.

Yeni düzenleme ile aday memurların memuriyetle ilişiğinin kesilmesi yetkisi, disiplin amirinin teklifi ve atamaya yetkili amirin onayına bağlanmıştır. İlk bakışta “yetki devri” ya da “hiyerarşik sadeleştirme” gibi görünen bu değişiklik, özü itibarıyla bir kişinin meslek hayatının, hatta geleceğinin tek bir idari merciin takdirine bırakılması anlamına gelmektedir. Daha açık söylemek gerekirse: Liyakatli, emeğiyle, sınavla, mülakatla ve çoğu zaman yıllar süren bir hazırlık süreciyle kamuya giren bir bireyin kaderi, artık büyük ölçüde disiplin amirinin iki dudağı arasındadır.

Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Disiplin amiri kimdir ve ne kadar liyakatlidir? Türkiye’de disiplin amirlerinin atanma süreçleri, siyasi etki ve idari teamüller göz önüne alındığında, bu yetkinin ne denli tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur. Zira disiplin amiri her zaman objektif, tarafsız ve hukuka bağlı bir figür değildir. Kimi zaman kişisel husumetlerin, kimi zaman sendikal aidiyetlerin, kimi zaman da siyasi eğilimlerin bu makamda belirleyici olduğu bilinen bir gerçektir.

Memuriyete girişin ne denli zor olduğunu bilen herkes için bu düzenleme adeta bir ironi, hatta bir alaydır. KPSS süreci, yıllarca süren bir akademik ve psikolojik yıpranmayı beraberinde getirir. Binlerce aday, sınırlı sayıda kadro için yarışır; çoğu zaman yüksek puanlar dahi yeterli olmaz. Üzerine mülakat gelir, belirsizlik gelir, aylarca hatta yıllarca süren bekleyiş gelir. Tüm bu sürecin sonunda kazanılan “aday memur” statüsü, artık sanıldığı kadar güvenli değildir. Çünkü bu statü, yeni düzenlemeyle birlikte fiilen “askıda bir meslek” haline getirilmiştir.

Adaylık süresi, hukuken bir uyum ve eğitim dönemi olarak tasarlanmıştır. Amaç, memurun kamu görevine hazırlanması, eksiklerinin giderilmesi ve kuruma adaptasyonunun sağlanmasıdır. Bu süreç bir “eleme mekanizması” olmaktan ziyade bir “yetiştirme süreci” olarak kurgulanmıştır. Ancak yapılan değişiklik, adaylığı bir tür denetimli serbestlik rejimine dönüştürmektedir. En küçük disiplin yorumu, birden fazla uyarı ya da kınama, hatta yoruma açık değerlendirmeler, artık memuriyetle ilişik kesme sonucunu doğurabilecek bir silaha dönüşmüştür.

Daha da vahimi, disiplin cezalarını gerektiren fiillerde zamanaşımı süresinin bir aydan iki yıla çıkarılmasıdır. Bu değişiklik, idarenin “bildiği halde işlem yapmama” alanını genişletmektedir. Hukukta zamanaşımı, idarenin keyfiliğini sınırlayan en önemli araçlardan biridir. Sürenin bu denli uzatılması, idareye adeta şu mesajı vermektedir: “İstersen bekle, istersen sakla, zamanı gelince çıkar.” Bu ise hukuki güvenlik ilkesinin açık bir ihlalidir.

Bir memurun, hatta aday memurun, üzerinden yıllar sonra bir disiplin dosyasının çıkarılması; geçmişte kalmış, belki de affedilmiş ya da fiilen tolere edilmiş bir davranışın, bir anda meslekten çıkarma gerekçesi yapılabilmesi kabul edilebilir değildir. Hukuk devleti, intikamcı bir hafıza ile değil; öngörülebilir ve sınırlı yetkilerle yönetilir.

Bu düzenleme aynı zamanda memuru sessizleştiren, itiraz edemez hale getiren bir etki doğuracaktır. Disiplin amirinin bu denli güçlendirildiği bir sistemde, hangi aday memur haksız bir talimata karşı çıkabilir? Hangi aday memur hukuka aykırı bir işlemi rapor etmeye cesaret edebilir? Hangi aday memur sendikal faaliyetlere katılmak konusunda kendini güvende hissedebilir? Cevap açıktır: Hiçbiri.

Sonuç olarak, bu kanun değişikliği kamu hizmetinin niteliğini artırmamakta; aksine kamu görevlisini kırılgan, güvencesiz ve itaate zorlanan bir konuma sürüklemektedir. Memuriyet güvencesi, bir ayrıcalık değil; demokratik bir zorunluluktur. Bu güvencenin aşındırılması, yalnızca memurun değil, toplumun tamamının kaybıdır.

Bugün aday memur için açılan bu gedik, yarın tüm kamu görevlileri için genişletilebilir. Tarih bize göstermiştir ki güvenceler bir gecede yok olmaz; parça parça budanır. Ve gün gelir, geriye sadece “unvan” kalır, meslek kalmaz.

Bu yüzden bu düzenlemeyi sıradan bir kanun değişikliği olarak görmek, büyük bir yanılgıdır. Bu, memurluk güvencesinin sessiz ama derin bir şekilde yaralanmasıdır. Ve bu yara, hukuk devleti iddiasında olan bir ülkeye yakışmamaktadır.