Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Cemile Polat KURNAZ

BASTIRILAN ÇOCUKLAR, ERTELENEN HAYATLAR

📅 08.02.2026 - 19:09

Spinoza’ya göre her varlık, varlığını sürdürmek ve kendi gücünü artırmak ister. Bu çabaya conatus der. İnsan da bundan muaf değildir. Çocuk da. Ancak biz çoğu zaman çocukları birer “varlık” olarak değil, şekillendirilmesi gereken birer “proje” olarak görürüz. İşte tam burada, hayat boyu sürecek bir mutsuzluğun temeli atılır.

Bir çocuğun ilk karşılaştığı dünya ailesidir. O dünya güvenli, kapsayıcı ve özgürleştirici olduğunda çocuk büyür. Ama o dünya, korkularla, beklentilerle, bastırılmış arzularla doluysa çocuk sadece itaat etmeyi öğrenir. Kendisi olmayı değil; istenileni olmayı.

Spinoza der ki: İnsan özgür olduğunu sandığında değil, neden böyle hissettiğini anladığında özgürdür. Bastırılmış çocuklar ise ne hissettiklerini bile öğrenemeden büyür. Çünkü onlara hep ne olmaları gerektiği söylenir. Ne hissetmeleri gerektiği. Ne istemelerinin “ayıp”, ne istemelerinin “uygun” olduğu.

Ailenin yarım kalmış hayalleri, çocuğun omuzlarına bırakılır. O çocuk ya doktor olur, ya öğretmen, ya “garanti bir meslek sahibi”. Ama çoğu zaman mutlu olmaz. Çünkü o hayat, onun conatusuna hizmet etmez. Onun var olma gücünü artırmaz. Aksine onu yavaş yavaş tüketir.

Spinoza’ya göre sevinç, insanın var olma gücünün artmasıdır; keder ise azalması. Ailelerin “senin iyiliğin için” diyerek dayattığı birçok karar, çocuğun yaşam gücünü artırmaz; onu kederle yoğurur. Ama bu keder yıllarca “nankörlük etme”, “aileni üzme”, “fedakâr ol” sözleriyle kutsallaştırılır.

Böyle çocuklar büyür. Sessizdirler. Uyumlu görünürler. Başarılı bile sayılırlar. Ama içlerinde sürekli bir eksiklik hissi vardır. Çünkü kendi arzularıyla hiç temas etmemişlerdir. Kendi isteklerini tanımayı bencillik sanmışlardır.

Spinoza korkunun, insanı edilgenleştirdiğini söyler. Korkuyla büyüyen çocuk, seçim yapmaz; sadece tepki verir. Ailesini üzmemek için yaşar. El âlemi utandırmamak için sever. Yanlış yapmamak için denemekten vazgeçer. Sonra bir gün aynaya bakar ve kendisine ait olmayan bir hayatın içinde yaşadığını fark eder.

İşte o an çok geç sanılır. Oysa geç değildir; sadece çok acıdır.

Çocuk, ailesinin mülkü değildir. Spinoza’nın dünyasında insan, bir başkasının uzantısı değil; doğanın eşsiz bir ifadesidir. Bir çocuğu kendi arzularına göre biçimlendiren aile, onu korumaz; onu kendi korkularına feda eder.

Gerçek sevgi, çocuğu kendi hayallerimize ikna etmek değildir. Gerçek sevgi, onun kendi varlığını sürdürme çabasına saygı duymaktır. Onu bizden kurtarmak pahasına bile olsa.

Belki de bugün mutsuz yetişkinlerin bu kadar çok olmasının sebebi budur: Çocukken susturulmuş olmaları. İstememeyi öğrenmiş olmaları. Kendi seslerini ayıp, günah ya da nankörlük sanmaları.

Spinoza’nın felsefesi bize şunu fısıldar: İnsan, başkasının arzusuyla mutlu olamaz. Bir çocuğu mutlu etmek istiyorsak, onu kendisi olmaktan vazgeçirmemeliyiz.

Çünkü bastırılan her çocuk, ertelenmiş bir hayattır.

Ve ertelenen hayatlar, bir gün mutlaka hesabını sorar.