Kanaldan kanala geçer gibi aşıktan aşığa geçilen bir çağdayız. Ama mesele sadece aşk değil… İnsan, insandan da aynı hızla vazgeçiyor artık. Dostluktan dostluğa, şehirden şehre, fikirden fikre… Bağ kurmadan, kök salmadan, derinleşmeden.
Neden?
Çünkü insan insana sevgisiz.
Çünkü insan insana tahammülsüz.
Çünkü insan, insan için fedakârlık duygusunu neredeyse yük sayıyor.
Oysa bir ilişkiyi ilişki yapan şey; konfor değil, emektir. Heyecan değil, sadakattir. Anlık mutluluk değil, zor zamanlarda kalabilme iradesidir.
Bugünün insanı her şeyi hızlı tükettiği gibi insanı da tüketiyor. Sohbetler yüzeysel, dostluklar şartlı, aşklar hesaplı. Kimse “kalmak” istemiyor; herkes “iyi hissettiği sürece” var. İyi his bitince, insan da bitiyor.
Eskiden bir insan için fedakârlık yapılırdı. Şimdi fedakârlık “kendini kaybetmek” sayılıyor. Oysa kendini kaybetmeden kim kendini bulabilmiş ki? Bir başkasına emek vermeden kim derinleşebilmiş?
Bugünün insanı ilişkilerde de köşe dönmeci.
Az verip çok almak istiyor.
Sevilmek istiyor ama sevmenin yükünü taşımak istemiyor.
Anlaşılmak istiyor ama anlamaya yanaşmıyor.
Bir koyup üç alamadığı yerde ilişkiyi zarar hanesine yazıyor. Oysa insan ilişkisi ticaret değildir. Duygu borsa değildir. Sadakat, kar-zarar hesabıyla ölçülmez.
En acısı da şu:
Yalnızlıktan şikâyet edenler, bağ kurmaktan korkuyor.
Anlaşılmamaktan yakınanlar, anlatmaya üşeniyor.
Vefasızlıktan dert yananlar, kalmaya cesaret edemiyor.
Çünkü kalmak cesaret ister.
Kalmak sabır ister.
Kalmak, benliğin bir kısmını ortak bir hikâyeye emanet etmeyi gerektirir.
Biz emanet vermekten korkan bir nesiliz artık.
Kalbimizi kilitleyip, anahtarını kimseye teslim etmiyoruz. Sonra da “neden derinlik yok?” diye soruyoruz.
Derinlik emek ister.
Emek ise zaman.
Zaman ise sabır.
Sabırsız bir çağda yaşıyoruz. Her şey “şimdi” olmalı. His hemen gelmeli, bağ hemen kurulmalı, mutluluk hemen yaşanmalı. Oysa en kıymetli ilişkiler yavaş büyür. Tohum gibi… Önce toprağın altında görünmezler. Sonra kök salarlar. Sonra filiz verirler.
Biz ise toprağı eşeleyip “neden hemen çiçek açmadı?” diye vazgeçiyoruz.
İnsan insana yabancılaştı.
Ama belki de en çok kendine…
Çünkü kendini tanımayan, başkasını sevemez.Kendine tahammülü olmayan, başkasına hiç edemez.Kendi eksikliğiyle barışmayan, başkasının kusuruna katlanamaz.Belki de mesele aşkın bitmesi değil; insanın derinliğini kaybetmesi.Belki de mesele sadakatsizlik değil; adanacak bir anlam bulamayışımız.
Oysa fedakârlık varsa bağ vardır.Adanmışlık varsa güven vardır.Emek varsa aşk vardır.Ve insan, insana yeniden inanmayı seçerse…Belki o zaman kanallar arasında değil, kalpler arasında gezinmeyi öğrenir.