Erzurum... Ele Sevirem ki Seni...Hele Bir Selam Sal...
Çağımızın en temel sorunlarından biri stres…
Zihnimizi yoran bu görünmez yük, zamanla bedenimize de yansıyor; uykumuzdan enerjimize, yüzümüzden saçımıza kadar hayatımızın her alanını etkileyebiliyor.
Fakat stres yalnızca yoğun çalışma, geçim kaygısı ve hayatın telaşından doğmuyor. İnsanın insandan uzaklaşması, asıl ruhu yoran o büyük gurbet…
Giderek daha bireysel, daha benmerkezci bir hayatın içine çekiliyor; aileden, akrabadan, komşudan ve o kadim mahalle kültüründen uzaklaşıyoruz.
Şimdi mevsim sonbahar… Okullar açıldı; o buz gibi suların aktığı yaylalardan, köylerden, o kekik kokulu memleketlerden ,tatil yerlerinden,şehre dönüş başladı.
Doğanın sarı ve turuncuya büründüğü, Palandöken’in o dumanlı zirvesine o nazlı sislerin usulca çöktüğü; tandırlarda ketelerin pişip, kışlık göğermiş peynirlerin küplere basıldığı bugünlerde, şehir ise tam tersine büyük bir telaş içinde.
Yollar kalabalık,belli saatlerde trafik yoğun; direksiyon başındaki binlerce insan aynı sıkışmışlığın içinde sabır arıyor.İşte tam da böyle zamanlarda, asırlık yaşam kültürü bize hayatın başka bir ritmini, o naif ve asil duruşunu hatırlatıyor.
Dadaş; yalnızca Erzurum’un yiğit evladı değildir. Dadaş; mertliktir, yürekliliktir, sevgi, saygı ve yardımlaşmadır. Zor zamanda el uzatmak, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat göstermektir. Gönlü Palandöken kadar vakur, Çifte Minareler kadar köklü olanların adıdır.Zira insan, doğduğu, ekmeğini yiyip suyunu içtiği yeri sevmeli. Başka çaresi yoksa eğer, daha çok sevmeli, orayı canına can eylemeli ki ora dünyanın en güzel yeri olsun o kişi için. Yoksa cihanın en süslü, en güzel yeri olsa bile, gönül orayı sevmiyorsa, orası insan için ne sığınaktır ne de mesken. Gönlün ısınmadığı yer, altından saray olsa zindandır. İnsan oturduğu toprağı Palandöken bilmeli, evinin önünü cennet bağı görmeli. Hele sev ki çoğu kış azı yaz olan buraları, burası senin için dünyanın kalbi olsun.
Tıkanan trafikte ihtiyacımız olan o kadim sabır da biraz burada, Erzurum’un o sarsılmaz mayasında saklıdır.Trafik bir savaş alanı değil, hayatı paylaşma alanıdır. “Ola, ne oliyir, ne bu telâş? Hele az durun, canımız sağ olsun, nereye gaçiyir bu dünya?” diyebilmeli insan kendine. Korna seslerine öfkeyle karşılık vermek yerine, o Dadaş sakinliğiyle durup gönül alabilmek… Bir araca yol vermek, yayaya sabır göstermek, sıkışmış olana anlayışla yaklaşmak da Dadaşça bir tavırdır.
Eskiden insan evinden çıktığında yalnızca sokağa değil, insanların arasına, o sıcak gönül deryasına çıkardı. Taş Mağazalar'ın önünden geçerken, bir esnafın tezgahına selam bırakırken; “Nen var, nen yok, işün gücün rast gele dadaşım. Bir isteğün, bir buyruğun var mıdır?” derdi. Komşuluk, akrabalık ve mahalle kültürü insanı hayatın içinde, bir ana kucağı gibi tutardı.Bugün evlerimiz birbirine daha yakın, hayatlarımız birbirinden daha uzak.Belki de bu yüzden küçük iyiliklerin, o zarif dokunuşların kıymetini yeniden hatırlamalıyız.Bir selam, bir tebessüm, “Nassın, eyi misen? Bir derdün, bir kederün var mıdır?” diye sorulan; akşam vakti bir semaverin buğusunda, kıtlama çayın sıcaklığında edilen o içten, o sıcacık hâl hatır…
Trafikte verilen bir yol, yolda kalmış birine uzatılan el, ihtiyaç sahibine yapılan küçük bir yardım…Küçük görünür bunlar; ama insan ruhunu besleyen güzellikler çoğu zaman böylesine sade, böylesine naif davranışlarda saklıdır.Çünkü iyilik yalnızca karşımızdakini değil, bizi de iyileştirir.
Kin, haset, öfke ve bencillik önce insanın kendi huzurunu, kendi içindeki o berrak pınarı tüketir. İyilik ise gönüller arasında köprü kurar. Bir selam yabancılığı azaltır, bir tebessüm mesafeyi kısaltır, bir yardım güveni büyütür.İnsan, insana iyi gelir.Belki de stres çağında ihtiyacımız olan şeylerden biri, yeniden birbirimize bakabilmek; bir telefon ekranının soğukluğuna değil, bir insanın yüzündeki o sıcak, o tanıdık tebessüme göz göze gelebilmektir.Hayatın koşturmacasını biraz yavaşlatıp selamı çoğalttığımızda, trafikte sabrı kuşandığımızda, iyiliği ve paylaşmayı artırdığımızda yalnızca çevremizi değil, kendi gönlümüzü de o memleket baharları gibi güzelleştiririz.Sağlıklı ve bereketli bir hayatın Dadaşça özeti belki de şudur:Az kin, az haset; çok selam, çok tebessüm, çok paylaşma, çok iyilik…Ve bazen bir ömrün bereketi büyük şeylerde değil; sonbaharın o tatlı serinliğinde, Lalapaşa’nın gölgesinde, Üç Kümbetler'in sessizliğinde ya da dar bir Erzurum sokağında verilen sıcak bir selamda, edilen küçük bir iyilikte ve uzatılan o mert Dadaş elinin samimiyetinde saklıdır.
Hele bir selam sal dadaşım... Sal ki dünyaya inat gönlümüz haykırsın:Erzurum... Ele sevirem ki seni...
