Bu ülkede imajı değiştirmek gerçeği değiştirmekten daha kolaydır.
İmajın kelime olarak birden fazla anlamı var. Benim burada kastettiğim anlamı tam olarak “algı”. Yani bu ülkede insanların bir şeye bakışının ya da o şey hakkındaki düşüncesinin, hakikatten daha çok algıya bağlı olduğunu düşünüyorum. Bunun için farklı farklı alanlara bakıp yorum yapabiliriz. Öncelikle kendi alanımdan örnek vermek isterim.
Şimdi bir sokak röportajı yapmak için sokağa çıkalım ve insanlara soralım: Sizce ülkede adalet var mı? Tahmin ediyorum, hatta tecrübelerime dayanarak eminim ki büyük bir çoğunluk, ülkede adaletin tesis edilemediğini ve adaletin işlemediğini söyleyecektir.
Şimdi mevzunun, hakikatte ülkede adaletin olup olmadığından bağımsız bir tarafı var. İnsanların ne sebeple böyle düşündüğünü sorduğumuzda derin bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Verilen cevaplar adaletin nasıl işlediğinden çok televizyonda, haberlerde, sosyal medyada duyulan ve görülenlerle sınırlı kalınca burada bir düğüm oluşuyor. Düğüm diyorum çünkü gerçekten çözülmesi gereken ciddi bir problem olarak görüyorum bunu.
Bir yerde büyük bir sorun varsa, alan fark etmeksizin, o sorunu çözmek için önce nedenini tespit etmek gerekir. Sorunun sebebi tespit edilince ona göre bir adım atılacak, bazen uzun vadede bazen kısa vadede çözüm mümkün olacaktır. Ancak biz sorunun kendisini tam olarak bilmiyorsak, sebebini nasıl tespit edeceğiz? Daha doğrusu, çözmeye çalıştığımız şey gerçekten yaşanan sorun mu olacak, yoksa o sorun hakkında bize anlatılanlar mı?
Burada yanlış anlaşılmasını istemediğim bir nokta var. Ülkede yaşanan haksızlıkları “Bunların hepsi algı” diyerek geçiştirmek de aynı yanlışın başka bir hâlidir. Hakkını alamayan bir insanın yaşadığını, onun meseleyi yanlış anlamasına bağlayıp işin içinden çıkamayız. Gerçek bir sorunu güzel cümlelerle anlatınca sorun ortadan kalkmış olmuyor. Benim üzerinde durmak istediğim, bir meselenin aslını öğrenmeden onun hakkında bu kadar kesin kanaatlere nasıl varabildiğimiz.
Mesela bir mahkeme kararının haberini gördüğümüzü düşünelim. Kararın kendisini okumamışız, neye dayanılarak verildiğini bilmiyoruz, tarafların ne söylediğinden haberdar değiliz. Ancak kararın yanlış olduğundan eminiz. Yanlış olabilir mi? Elbette olabilir. Hatta itiraz edilmesi gereken çok ciddi bir yanlış da olabilir. Fakat biz bunu neye dayanarak söylüyoruz? Haberdeki bilgiye mi, haberi yazanın yorumuna mı, yoksa altına yazılan ve bizim de içimizden geçenleri söyleyen birkaç cümleye mi? Bir kararı eleştirmek için herkesin hukukçu olması gerekmiyor. Ancak eleştirdiğimiz karar hakkında bir şeyler bilmemiz gerekiyor.
Bilgi çağı dediğimiz dönemde asıl üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de bu bence. Önümüze gelen şeyin ne olduğunu ayırıyor muyuz? Bir iddia mı okuduk, bir yorum mu dinledik, yoksa gerçekten doğruluğunu araştırabileceğimiz bir bilgiye mi ulaştık? Bunların hepsine aynı şekilde davranınca, bir kişinin söylediğini bir olayın gerçeği olarak kabul etmek de kolaylaşıyor. Sonra o kabulün üzerine başka düşünceler kuruyoruz. Temelini hiç sorgulamadığımız hâlde, vardığımız sonuçtan şüphe etmiyoruz.
İşin bir de kendimize dönüp bakmamız gereken tarafı var. Hoşumuza gitmeyen bir haberin yanlış olabileceğini hemen düşünüyoruz da hoşumuza giden bir haberde aynı ihtimali neden bu kadar kolay unutuyoruz? Sevmediğimiz birinin hakkında söyleneni araştırmadan kabul ederken, sevdiğimiz biri hakkında aynı şey söylendiğinde neden birdenbire delil aramaya başlıyoruz? Burada ölçümüzün ne olduğunu kendimize sormamız gerekiyor. Çünkü aynı davranış, yapan kişi değişince bizim gözümüzde değişiyorsa meselemiz sadece bilgi eksikliği değildir.
Bunu yalnızca hukuk üzerinden de düşünmeyelim. Bir okulun tanıtımını izlediğimizi varsayalım. Binası güzel, sınıfları güzel, yapılan etkinliklerin fotoğrafları güzel. Bunların hepsi elbette kıymetli olabilir. Ancak çocuğun orada ne öğrendiğini, öğretmeniyle nasıl bir ilişki kurduğunu, kendisini nasıl hissettiğini sormadan o okul hakkında ne kadar şey biliyoruz? Gördüklerimiz yanlış olmayabilir; fakat görmemiz gereken her şey onlardan ibaret de olmayabilir. Algı meselesinin zor tarafı biraz da burada. Bazen bize yalan söylenmesine bile gerek kalmıyor; gösterilen kısmı, bütünün kendisi zannetmemiz yetiyor.
Böyle olunca bir işi iyi yapmakla, iyi yapıldığına insanları inandırmak arasındaki farkı da gözden kaçırıyoruz. Bir kurum, eksiklerini gidermek yerine tanıtımını düzeltmekle yetinebiliyorsa bizim neyi sorgulayıp neyi sorgulamadığımızın bunda hiç mi payı yok? Elbette sorumluluğun tamamını vatandaşa yükleyemeyiz. İşini yapanın yaptığı işi açıklama, haber verenin de neyi haber verdiğini araştırma sorumluluğu var. Ancak bize düşen tarafını da sürekli başkalarına bırakamayız.
Bir haksızlığın duyurulması çok kıymetlidir. Bir insanın tek başına duyuramadığı sesine başkalarının ses olması da öyle. Fakat tam da bu sebeple, neyi duyurduğumuzdan emin olmaya çalışmak zorundayız. Haksızlığa itiraz ederken başka bir insana haksızlık etme ihtimalimizi yok sayamayız. Doğruluğunu bilmediğimiz bir suçlamayı paylaştıktan sonra “Ben de bir yerde gördüm” demek vicdanımızı ne kadar rahatlatmalı? O sözün ulaştığı insanlar karşısında, hakkında konuştuğumuz kişinin kendisini anlatma imkânı olacak mı? Biraz da bunu düşünmemiz gerekiyor.
Bence işe çok büyük iddialardan önce, kendi kanaatlerimizi nasıl oluşturduğumuza bakarak başlayabiliriz. Kaynağını sormak, mümkün olduğunda haberin aslını okumak, karşı tarafın ne söylediğini öğrenmek ve yeterince bilmediğimiz yerde acele etmemek. Bunları yalnızca bize ters gelen şeylerde değil, inanmak istediklerimizde de yapabilmek önemli. Yoksa araştırmak dediğimiz şey, baştan verdiğimiz karara uygun birkaç cümle bulmaktan ibaret kalır.
Yazının başında imajı değiştirmenin gerçeği değiştirmekten daha kolay olduğunu söyledim. Ancak gerçeği değiştirmek gibi bir derdimiz varsa, önce onu öğrenmenin zahmetine katlanmamız gerekiyor. Bazen alıştığımız bir düşünceden vazgeçerek, bazen sevdiğimiz birinin yanlışını kabul ederek, bazen de sevmediğimiz birine hakkını teslim ederek.
Ben, bilgi çağında yaşamanın bize biraz da böyle bir sorumluluk yüklediğini düşünüyorum. Her konuda söyleyecek bir sözümüz olmasından önce, söylediğimiz sözün neye dayandığını bilmemiz gerekiyor. Adaletin eksikliğinden bu kadar şikâyet ederken, kendi kanaatlerimizde ne kadar adil olduğumuzu sormayı da ihmal etmemeliyiz. Bu yazımızı da şöyle bir özlü söz ile sonlandıralım:
İçindeki pusula bozuksa, dışındaki hiçbir pusula sana doğru yönü gösteremez.
