Meğer Yazın da Bir Hasreti Varmış...
Palandöken'in heybetli gölgesine yaslanan Erzurum, yılın bu günlerinde gün dönümü ile bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dağlardan inen serinlik, şehrin sokaklarına ince bir tül gibi yayılıyor...
Nihayet...
Aylarca Erzurum'un dağlarına, ovalarına, sokaklarına hükmeden uzun kış bohçasını topladı da gitti. Giderken ardında beyaza kesmiş hatıralar, kalorifer etrafı sohbetleri ve pencere camlarında biriken buğulu düşler bıraktı. Doğrusu biraz da fazla misafir kaldı. Baharın kapısında uzun uzun oyalanıp durdu. Karlar dağlardan çekilmeye, toprak nefes almaya hasret kaldı.
Şimdi ise vakit değişti...
Palandöken'in doruklarından esen serin rüzgârlar, şehrin üzerine yıllardır beklenen bir müjde gibi yayılıyor. Aylarca kar altında uyuyan çayırlar gözlerini açtı. Sarı çiçekler ovanın dört bir yanına altın gibi serpildi. Dereler, buzdan kurtulan çocuklar misali şen şakrak akmaya başladı.
Sanki bütün şehir derin bir nefes aldı.
Aylarca evlerin duvarları arasında kalan insanlar, şimdi kendilerini tabiatın kucağına bırakıyor. Kimi bir dere kenarında çayını yudumluyor, kimi çocuklarıyla kırlara uzanıyor, kimi de sessizce bir ağacın gölgesine sığınıp gökyüzünü seyrediyor.
Çünkü insanın yalnızca ekmeğe değil; toprağa, suya, rüzgâra ve göğe de ihtiyacı var.
Şehirlerin ışıl ışıl caddeleri, parlayan vitrinleri, yükselen betonları ne kadar gösterişli olursa olsun; hiçbirisi yağmur sonrası toprağın kokusunu, bir yayla sabahının serinliğini, uzaktan gelen kuş seslerini ve dağların insana verdiği huzuru gönle veremiyor.
İşte şimdi hasret giderme vakti...
Yılın belki de en güzel günleri bunlar.
Öğle vakitlerinde güneş bütün cömertliğiyle ovanın üzerine yayılıyor. Öyle ki insan bazen elini uzatsa gökyüzündeki ateş topuna dokunacakmış gibi hissediyor. "O kadar da olsun," diyor insan içinden; sonuçta güneşe biraz daha yakınız burada...
Fakat gün ikindiye döndü mü Erzurum yine Erzurum oluyor.
Dağlardan süzülen serinlik usulca sokaklara iniyor. Yayla yeli saçların arasından geçip gidiyor. Akşam, gökyüzünü kızıl ve turuncunun en güzel tonlarıyla boyarken, insanın içini tarif edilmez bir huzur kaplıyor.
Hele geceler...
Hele o yıldızlı Erzurum geceleri...
Gökyüzü sanki yeryüzüne biraz daha yaklaşıyor. Yıldızlar, karanlığın siyah atlasına işlenmiş gümüş nakışlar gibi parlıyor. Ay, Palandöken'in omuzlarına yaslanıp şehri sessizce seyrediyor.
İşte o saatlerde mesire yerlerinde başka bir güzellik başlıyor.
Bir köşede semaver ağır ağır türküsünü söylüyor.
İnce bir duman göğe yükseliyor.
Mangalın korunda etler usul usul pişiyor.
Çayın demi koyulaştıkça sohbetler derinleşiyor.
Çocukların neşesi çayırlara yayılıyor.
Dostların kahkahaları rüzgâra karışıyor.
Bir bardak çayın sıcaklığında yılların yorgunluğu eriyip gidiyor.
Ve insan fark ediyor ki mutluluk bazen çok uzaklarda değilmiş...
Bir semaverin başında...
Bir dost meclisinde...
Bir yayla akşamında...
Ya da suyun şırıltısını dinlerken avuçlarına bıraktığın serinlikte saklıymış.
Çünkü tabiat, insana unuttuğu şeyleri hatırlatıyor.
Yavaşlamayı...
Şükretmeyi...
Bakmayı...
Görmeyi...
Ve yaşamayı...
Belki de bu yüzden Erzurum'un yazı bu kadar güzel.
Çünkü burada yaz yalnızca bir mevsim değildir.
Kışın ardından gelen bir nefestir.
Bir kavuşmadır.
Bir özlemin dinmesidir.
Bir gönül ferahlığıdır.
Ve insan, Palandöken'in eteklerinde esen bir akşam yeline yüzünü döndüğünde anlar:
Meğer yazın da bir hasreti varmış...
O hasret, aylarca kar altında bekleyen toprağın güneşe kavuşmasıymış.
O hasret, semaver dumanına karışan dostlukmuş.
O hasret, dağların serin nefesinde saklı huzurmuş.
Ve o hasret, insanın yeniden tabiata dönüp kendini bulmasıymış...
