Geçip giden zaman dilimlerinde hep biz dilim dilim ayrıldık sofradan. Çocukken her şey doğal ve olması gerektiği gibiydi ama büyüdükçe doğallık, yerini adını koyamadığımız bir yabancılığa bıraktı. Olması gereken her şey eski zaman hükmünde kaldı ve şu an içinde bulunduğumuz neslin ortasında, terk edilmiş bir ev gibiyiz artık.
Viraneyiz... Kendimizden uzakta bir yerdeyiz. Samimiyetten de olduk, sevdiğimiz her şeye ve herkese hasretiz.
Küçüklüğümüzde hiç dert etmediğimiz o alelade adımlar, büyüdükçe rüyalarımıza girip uykularımızı kaçıracak cinsten yükler oldu omuzlarımızda. İşte tam da böyle uykusuz bir gecede, yıllar öncesinden bir ses yankılanıyor zihnimde. Hiç unutmuyorum, bir gün annem:
"Beni hiç uyku tutmadı," demişti. Ben de çocukça bir özgüvenle hemen atılmıştım lafa: "Ee anne, benim ne kadar derdim olursa olsun kafamı yastığa koyduğum gibi uyuyorum."
Annemin yüzündeki o masumane, biraz da buruk gülüş gözümün önünde şimdi...
"Kızım," demişti, "senin ne derdin var ki? Büyü, beni anlarsın."
Bugün yaşımın, yaşanmışlığımın ve büyümenin verdiği sorumluluklarla gözüme uyku girmez olduğunda, her gece yarısı annemle yaptığımız bu muhabbet gelir aklıma. Kendi kendime fısıldarım: "Sahi, o günlerde senin ne derdin varmış ki...?"
Akıp giden yıllar ve değişen yollar içinde anladım ki dertler insan büyüdükçe artmıyormuş; aksine, dertler arttıkça insan büyüyormuş.
Meyve ağaçlarının mevsimi geçtikçe meyveler olması gerekenden çok olgunlaşır. Olgunlaşan meyve çürümeye başlar ve gün gelir ağacın dalından düşer. İnsan da tıpkı böyledir işte. Acı vurdukça yüreği olgunlaşır; olgunlaştıkça kalbindeki hayalleri çürümeye başlar ve gün gelir zihninde tutmaya çalıştığı, dualarında avuçlarına sığdırdığı hangi hayali varsa o da suya düşer.
Fakat insan, fıtratı gereği her acı karşısında farklı bir bedene bürünse de bir yerde durup soluklanmak ister. Hayat; aynı sahnelerin farklı oyuncular tarafından oynandığı bir tiyatro gibidir. Perdeler kapanınca herkes evine çekilir, sahnede olan yaşar tüm ızdırabı ve yorgunluğu. İşte tam o yorgunluktan silkelenip kalbe tefekkür düşünce, insan asıl huzuru buluyor. Bulduğu huzur hiçbir derdine anlık bir çare olmasa bile, kendi benliğinde tükettiği doğru adımların yeniden atılmasına vesile oluyor.
İşin özü aslında hayatın her gün başka bir yerden soru soracağı gerçeğini kabul edip, o asude tefekkür kapısında beklemek. Başımıza ne gelirse gelsin O'ndan geldiğini bilmek, hem kendine hem de etrafında olanlara karşı sarsılmaz bir güven veriyor insana.
Unutmamak lazım; herkes payına düşen nasibini yaşıyor. Ve bilmeli ki, tefekkür de bir nasip...
