Geçtiğimiz gün bilgisayarın başında, yine yoğun bir iş gününde, bir yandan önümdeki işleri yetiştirmeye çalışırken, bir yandan da soğuyan kahveme baktım. Kahvem nerdeyse kahve olma özelliğini kaybetmiş yani buz gibi olmuştu, ben ise zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmemiştim. Sonra durup kendime sordum: “Yahu, ben en son ne zaman sadece durdum?” Hiçbir şey yapmadan, bir sonraki adımı planlamadan, bir sonraki beyana yetişmeden yada çalan bir telefona uzanmadan, sadece durup bir anın içinde öylece kalmayalı ne kadar olmuştu?
Hepimiz görünmez bir yarış içindeyiz. Kimimiz işimiz için kimimiz okulumuz için. Sabah alarmın o sevimsiz sesiyle söylenerek uyanıyor, hızla bir şeyleri atıştırıyor (kendi nefsime, çoğu zaman onu da yapmıyorum), trafiğe, işlere, maillere, aramaalara ve bitmeyen sorumluluklara dalıyoruz. Gün bitiyor, yatağa uzanıyoruz ama zihin hala koşmaya devam ediyor. ne sakinleşebiliyoruz nede dinlenebiliyoruz: "Yarın ne yapacaktım? Haftaya ne olacaktı? Gelecek ayın planı neydi? Şu işin son günü ne zamandı, bu işin cezası neydi yürürlüğe girenlerde bugün ne var?" Modern dünya bize sürekli bir şeyleri kaçırdığımızı fısıldıyor. Daha hızlı koşarsak daha mutlu olacağımızı, daha çok iş yetiştirirsek daha başarılı sayılacağımızı anlatıyor. Ama bu hız oyununun içinde ıskaladığımız çok büyük bir gerçek var: Hayat, biz planlar yaparken akıp giden o küçük detaylarda gizli.
"Bu keşmekeşte koşmayı herkes becerir, siz durmanın asaletini keşfedin. Unutmayın; hayat, aceleye getirilmeyecek kadar güzel, bir nefeslik duraklamayı hak edecek kadar değerlidir."
