Ben yirmi üç yaşındayım.
Bazen bu cümleyi kurduğumda insanların yüzünde garip bir gölge beliriyor. Sanki görünmez bir takvimin gerisinde kalmışım gibi bakıyorlar bana. Kurduğum hayaller için, çıktığım yollar için, hatta henüz başlamaya cesaret ettiğim şeyler için bile “geç kaldın” diyenler oluyor.
Oysa aynı insanlara bugün ölsem ne diyeceklerini biliyorum:
“Yazık, daha çok gençti…”
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Bir insan hayallerinin peşinden gitmek için nasıl bu kadar geç, ölmek için nasıl bu kadar genç olabilir?
Belki de sorun zamanda değil; zamanı cetvelle ölçmeye çalışanlarda.
Çünkü bizler yalnızca ailelerimizin ya da şehirlerimizin çocukları olarak büyümüyoruz. Hepimiz görünmez bir imparatorluğun sınırları içinde yetişiyoruz: Elâlem İmparatorluğu.
Bu imparatorluğun ne bayrağı vardır ne de sarayı. Hükümdarını gören olmamıştır. Ama emirleri her yerdedir. Aile sofralarında, düğünlerde, okul koridorlarında, komşu sohbetlerinde ve en kötüsü insanın kendi zihninde…
Ve onun değişmeyen yasası şudur:
“Elâlem ne der?”
Nice hayal bu sorunun gölgesinde soldu. Nice insan kendi hikâyesinin kahramanı olmak yerine başkalarının senaryosunda figüran olmayı seçti. Çünkü toplumun en eski korkusu ayıplanmaktır.
Oysa insanı tüketen şey başarısızlık değil, yaşayamadığı ihtimallerdir.
Hayat herkes için aynı mevsimde çiçek açmaz. Kimi baharda yeşerir, kimi kışın ortasında filiz verir. Fakat Elâlem İmparatorluğu sabırsızdır; herkesi aynı saate, aynı yaşa, aynı kalıba sığdırmak ister.
Ne var ki hayat bir yarış değildir.
Hayat, insanın kendine doğru çıktığı uzun bir yolculuktur.
Ve insan bir gün dönüp geçmişine baktığında, başkalarının ne dediğini değil; sırf korktuğu için yapamadıklarını hatırlar.
Belki özgürlük de tam burada başlar.
Dünyanın susmasıyla değil…
İçimizde yıllardır hüküm süren o görünmez mahkemenin dağılmasıyla.
Çünkü bir ömür geçip gittiğinde cevap vermemiz gereken kişi elâlem değil, aynada gözlerinin içine baktığımız o insandır.

Yazel Yüsra ÖZNALÇIN