Anne ben üşüyorum
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, vatan savunması gibi bir hayati zorunluluk bulunmadıkça yapılan her türlü savaşı doğrudan bir cinayet olarak tanımlamıştır. Bu ülke toprakları geçmişten günümüze kadar hep bir savaş ve hep bir cinayetlerle gelmiştir. İşgaller, katliamlar, işkenceler, tecavüzler ve arda arkası gelmez sinsi planlar günümüze kadar ve geleceğimizin hesapları her zaman devam etmektedir. Tüm bu olaylar olurken hiç düşündük mü farklı coğrafyalarda görevini yapıp şahadete eren ve o toprağın misafiri olan Mehmet’lerimizi…
Yakın zamanda Erzurum’umuzun Karskapı şehitliğine ziyarette bulunduk. Orada yatan şühedaların kendi memleketlerinden uzakta sessiz sedasız yaşamaları insanın öylesine içine işliyor ki duygulanmamak elde değil. Hatıraları okurken bu vatan kavgasına sadece canlarıyla değil esaret altında binlerce Mehmet’in çığlıkları günümüze sadece hatıratlarıyla duyurulabilmiştir. 1. Dünya savaşında Mehmetlerimiz birçok cephede savunma savaşı vermiş şehit düşen, esaret altına alınan ve kaybolan binlerce vatan evladının acısıyla halen daha yürekler yanmaktadır. Şahsımın bir hatırası olarak yaşadığımız bir olaya sadece bir örnek vermek isterim. Ailemde 04.02.1985 yılında askerde görevi başında şahadete eren amcamın acısını 2016 yılında rahmete eren babannem’in yüreğinde hissetmesini hem yaşayarak ve görerek bu acının ne olduğunu yakından bilen biri olarak hafızamızda yer almaktadır. Harp tarihini okurken en çok beni duygulandıran bölümler Türk askerinin cephede yaşadığı sorunlar olmuştur. Esaret hayatı, kaybolma, işkenceler ve tecavüzler… Tüm bunlar olurken maalesef savaş suçlusu olması geren milletler, dünyaya kendilerini duygusallaştırarak kandırmaya ve haklı çıkma girişimlerine girilmiş ve düşman ülkeler de bu oyunu kabul etmiştir.
Hatıratları okuduğumuzda cephe gerisinde yazılan mektuplar, haber bekleyen analar, eşler ve yavrular…
Benim en çok ilgimi çeken esaret kaplarından olan sadece bir tanesi olan Seydibeşir esaret kampı. İngilizlerin Mısır’da İskenderiye şehrinde kurulan suç dosyası oldukça kabarık esaret kampı…
Askerlerimizin işkence gördüğü, havuzlarda yıkanma bahanesiyle ilaçlayıp yüksek derecede kimyasal madde katılarak askerimizin gözlerinin kör olmasına sebep olunan ve sadece işkence örneğinden biri olarak tarihin kara sayfalarında yerini almıştır. Yine Mısır’da ki hastanelerde yaralı olarak tedavi gören Mehmetlere, çalışan ermeni doktorlar tarafından kasten ölümüne sebep olmakta, kin ve nefretlerini Mehmed’in canına kastederek göstermişlerdir… Tüm olanlar karşısında vatanından uzakta yaşayan ölüler arasına karışan bu vatanın evlatlarını unutmamak için kendi topraklarından uzakta sessiz sedasız yaşamaları bir millet olarak onlara minnet borcumuzu ödemek bir Türk evladı olarak hepimizin kutsal görevidir. Günümüzde dahi yaşanan bu olaylarda hayatlarını sonsuz âleme gönderen ağabeylerimiz, dedelerimiz, kardeşlerimizin bizlere bıraktığı bu topraklara ve emanetlerine sahip çıkmak gerekir. Bu yazıyı yazarken bile insan karmaşık duygulara kapılıyor. Aslında çok şey yazılır… İnsan bu duygular karşısında kelimelerin kifayetsiz kaldığını hisseder. Yine Mısır’da esaret hayatı yaşayan bir Türk esirimizin ermeni doktorlar tarafında nasıl işkenceler yaptıklarını hatıratında şu şekilde bizlere nakleder. “Abbasiye hastanesinde Mısır’da Türk esirlerine cinayet ve hıyanetlere misal olunamaz. Zannederim bu alçakça işleri yapanlar sırf ermeni doktorları olmuştur. Bu olayların sonunda rakamsal olarak iki binden az olmamak üzere askerlerimizden bir kısmının iki ve bir kısmının da bir göz oyulmuş ve birçoklarının da ayakları ve kolları kesilmiştir.”
Son söz olarak yaşayan ölüler arasına giden bu Mehmetlerimizi unutmamak dileğiyle;
Tarihle kalın…
