Hamam Bohçası
Palandöken'in doruklarına akşamın alacası usul usul inerken, Kargapazarı'ndan esen serin yel avludaki güllerin yapraklarını okşuyor, taş duvarlı eski Erzurum evinin avlusunda zaman ağır ağır demleniyordu. Bir köşede semaver fokur fokur kaynıyor, tavşankanı çayın buğusu tandır ekmeğinin kokusuna karışıyordu. Minarelerden yükselen akşam ezanı, mahallenin sokaklarında yankılanırken, sanki bütün şehir aynı sükûta bürünüyordu.
Avlunun başköşesinde ehramına sarınmış, ömrün akını saçlarında taşıyan o ulu çınar, yadigâr kalan ceviz sandığın paslı kilidini usulca açtı. Sandığın kapağı aralanınca yalnız birkaç yaşanmışlık değil; bir ömür, bir edep, bir medeniyet de gün yüzüne çıktı.
İşlemeli bir peştemal…
El emeği göz nuru bir bohça…
Gümüş bir tarak…
Bir çift nalın…
Mor ehram...
....
Yılların karartamadığı bakır bir tas…
Gümüş çay tabağı ve kaşığı…
Tam o sırada, o köklü çınarın dalından açan gencecik filiz dizlerinin dibine çömeldi. Gözlerinde merak, sesinde gençliğin o aceleci tınısıyla sordu: Hele desene… Bu geder eski şeyi niye saklaysan? Şimdi millet altun alir, para biriktirir. Bunlar ne işe yarar ki?"
O güngörmüş yüz hafifçe tebessüm etti. Yüzündeki her bir çizgi ihtiyarlaşmanın değil, bereketli ve vakur bir ömrün izleriydi. Elini, dizinin dibinde oturan o taze canın başına koydu.
Gel ay balam… Sana bir bohçanın sırrını deyim.
Semaverden yükselen ince buhar, sanki anlatılacak hikâyeye kulak veriyordu.
Bizim vakitlerimizde hamam bohçası zenginlik satmak, gösteriş etmek için hazırlanmazdı. Oğlan evi, gelin evine 'Siz bize Allah'ın emanetisiniz.' demenin yolunu arardı. Peştemalin ipliğinde hürmet vardı. Sabunun rayihasında temizlik kadar dua vardı. Bohçanın düğümünde ise iki ailenin muhabbeti bağlanırdı."
Gencecik filiz merakla sordu:
Ama şimdi millet diyi ki çok masraf olur, heç gerek yokmuş.
O ulu çınar başını salladı.
He… Doğru diyerler. İnsan borca girip nefsini eğleyecekse, gösteriş edecekse öyle bohçanın ne örfe faydası var ne de yuvaya. 'Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.' buyurmuş. Düğünü, derneği kula yük etmek bizim töremiz değildir.
Bir an sustu. Palandöken'in doruklarına baktı. Sonra yavaşça konuştu:
Amma balam… Bir ağacın kuru dalı var diye kökünü balta vurup keserler mi? Yanlış olan geleneğin özü değil; onu gösterişe çevirmektir.
Genç olan, sandığın içindeki gümüş çay kaşıklarını eline aldı.
Peki bunlar?
Yılların yükünü taşıyan o mübarek eller kaşıkları avucunda çevirdi.
Bunları bana kayınvalidem verdi. Kızım,' dedi, bunlar gümüş olduğu için değil, anamın duası üzerindedir diye kıymetlidir. İşte ben elli yıldır o duayı saklarım. Gümüş kararır… Bakır solar… Ehram eskir… Amma dua eskimez.
Bir serçe gelip dut ağacının dalına kondu. Derin bir nefes alındı avluda.
Bizim zamanımızda evlilik bir günlük düğün değildi balam; bir ömürlük yol arkadaşlığıydı. İki insan değil, iki ocak birleşirdi. Aile, Allah'ın yeryüzündeki en sağlam ocağı bilinirdi. Büyüklerin duası alınmadan sofraya oturulmaz, mahallenin her ak sakallısı, her ak saçlısı can bilinirdi. Bir ihtiyarın yükünü taşımak ibadet, bir gönlünü almak servet bilinirdi. Komşunun çocuğu da bizim evladımızdı. Mahallenin derdi hepimizin derdiydi.
Gözleri nemlendi.
Şimdilerde bakıram da… Ne evliliğin kıymeti eskisi kadar biliniyor, ne büyüğün sözü eskisi kadar dinleniyor. Boşanan yuvalar çoğaldı; zihinleri parçalanmış çocuklar çoğaldı. Nice pirifani ana babalar apartman dairelerinde yalnızlığa terk edildi, niceleri huzurevlerinin sessiz koridorlarında evlat yolu gözler oldu. Birer birer yalnız bohçalar değil; kültürümüzün ince nakışları da sandıklara kaldırıldı. Toplumsal bağlarımız zayıfladı, gönüller birbirinden uzaklaştı.
Karşısındaki taze fidan sessizce dinliyordu. O ulu çınar üzerindeki ehramı çıkarıp, önünde diz çöken o genç omuzlara usulca örttü.
Hamam bohçası kalksın demem balam. Amma israf da olmasın. İçinde bir ehram olsun; bu toprağın kokusunu anlatsın. Bir peştemal olsun; temizliği ve nezaketi hatırlatsın. Bir nalın olsun; geçmişi unutturmasın. Belki ananın sandığından bir yazma, belki bu toprakların o eski, zarif oyası, belki geçmişten yadigâr bir çay kaşığı… İşte evlada bırakılacak gerçek miras budur.
Semaverin fokurtusu avluya yayıldı. Akşam güneşi Palandöken'in ardından usulca çekilirken gökyüzü nar çiçeği rengine büründü. O bilge ses, son yudum çayını içti ve Erzurum'un vakur edasıyla son sözünü söyledi:
Balam… Şehirleri caddeler büyütmez. Şehirleri örfü, edebi, merhameti yaşatır. Erzurum'u Erzurum yapan yalnızca Çifte Minareli Medrese'si, Ulu Camii'si, taş konakları değildir. Dadaşın vakarı, bacının iffeti, komşunun vefası, büyüğün duası, küçüğün edebi ve bir bohçaya sığdırılan hürmetidir. Geleneği israfın yükünden kurtaralım. Amma birkaç kuruş hesabı yapacağız diye asırların zarafetini de yitirmeyelim. Bohça hafif olsun; gönül ağır olsun. Eşya az olsun; muhabbet çok olsun. Çünkü evi kuran bavullar değil, birbirine kıymet veren yüreklerdir."
O gece ceviz sandığı yeniden kapandı.
Ama o gencecik filizin gönlünde ömür boyu kapanmayacak başka bir sandık açıldı. İçine ne altın sığdı, ne gümüş, ne de dünyanın bütün serveti… Yalnızca Erzurum'un asırlardır dilden dile, gönülden gönüle taşıdığı o büyük hakikat yerleşti:
Eşya eskir… Gelenek unutulursa şehirler de eskir. Ama hürmet yaşarsa aile yaşar; aile yaşarsa mahalle yaşar; mahalle yaşarsa şehir yaşar. Bir bohçanın asıl kıymeti içindeki eşyada değil, uzatan elin edebinde, alan gönlün duasındadır.
İşte Erzurum'un gerçek zenginliği de budur.
