ADEMOĞLU
Hayata engeliyle gözünü açmıştı Âdemoğlu. Her ne kadar doğarken doktorların, hemşirelerin yada ebelerin popoya atılan bir tokatla ağlatılmaya çalışılsa da, yaşadığımızın delili olarak gözümüzü ağlamayla dünyaya açıyoruz. Derler ki “bu dünyaya ağlayarak gelen gülerek gider”. Ancak gülmek içinde güzel şeyler yapmak gerek. Doğru, ağlayarak geliyoruz, peki içinde yaşadığımız bu imtihan dünyasında neler ve nelere karşı mücadele ediyoruz... Anlattığım bir Âdemoğlu’nun hikayesi. Aslında hikaye değil gerçeğin kendisi. Âdemoğlu ilk doğduğunda bir tokatla ağlamaya başladı. Anne ve babası çok heyecanlıydı, bir Âdem dünyaya getirmişlerdi. Ancak bir sorun vardı ömrü boyunca sessiz sedasız yaşayacaktı. Doktorlar bunu ilk söylediklerinde ailesini büyük bir hüzün aldı. Pişmanlıklar, şeytani vesveseler, kabul etmeme gibi insanlık dışı karanlık duygular, habire kulaklarda dolaşıyordu. Artık daha da dikkatli olmaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Maneviyata olan bağlılıkları onları bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu bildiklerinden hüzünleri sevince dönüştü. Doktorların testleri ve tedavileri sonucu çok zor demesi onları bir nebze de olsa ümitlerini kırsa da, yine Allah’tan ümidi kesmemek gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Zamanlar akıp giderken tedaviler, yaşam mücadelesi içerisinde âdemoğlu büyüyordu. Artık o da kabul etmişti. Ancak bir açıdan da seviniyordu. İnsanoğlunun görmek istemediğini görmüyor, duymak istemediğini duymuyordu. Adeta bir melekti. Bu dünya da âdemoğlu gibi melekler hep vardı. Dünyada yaşayan kalbi, bir nur huzmesi gibi hayata bağlanışı, betonların altında ki topraktan kendini dışarı çıkaran bir papatya çiçeği gibiydi. Tüm zorluklara rağmen âdemoğlu yaşıyordu. Belki güneşi görmüyordu, ama güneş onunla oynuyordu. Belki yeryüzünün sessiz kulları hayvanları görmüyordu, ama onlar âdemoğluyla oyunlar oynuyor, merhamet öğretiyordu. Belki toprak anayı görmüyordu, ama toprak ana olmuştu ademe, tevazuyu öğretiyordu. Dünyanın aslını öğretiyordu. Belki rüzgarı görmüyordu, ama rüzgâr ona dünyanın ve ahretin akıbetini öğretiyordu. Zamanlar akıp giderken bu eğitimler âdemoğlunu daha da olgunlaştırıyordu. Büyüdükçe Adem, artık bazı durumları sorgulamaya başlamıştı. Hayatından hiç şikayet etmeyen Âdemoğlu şükrü toprak anadan aldığı için dünyada hiçbir şekilde ümitsizliğe düşmüyordu. Rüzgarı hissettiğinde, otların nasıl zikre daldığını, hayvanları duymasa bile nasıl şükür ettiklerini, cennet bahçesine çevirdiği kalbinde hissediyordu. Her geçen gün kalbinde yeniden çiçekler açmasına izin veren Âdemoğlu, hayatın zorluklarını yaşarken cennete çevirmesini biliyordu. Belki de en çok istediği olan, duymak arzusuyla bazen düşüncelere dalardı. Toprak ana o kadar şey öğretmişti ki sanki bütün konulara hâkim olmuştu. Aklı ve kalbi ortak çalışıyordu. Hisleri bazen öyle çalışırdı ki sanki yüreğine ikinci bir melek dokunmuş gibiydi Âdemoğlunun… Resim yapmaya, hayatı sayfalara yansıtmaya, bazen de yazıya dökmeye yönelir, zamanın ve hayatın canına dokunuşlar yapmayı isterdi. Aldığı eğitimler ve tedaviler yavaşça devam eder, sanki yeniden doğmak isteği belirirdi yüreğinde âdemoğlunun… Ama en çok isteği onun önemli bir davet sesiydi. Onu her zaman arzulardı. Bazen resim fırçasını alır eline renkleri görmek isterdi. Öyle ya hayatı âdemoğlunun renklerden alıyordu. Âdemoğlu iyi biliyordu ki Âdem’e Âdem gerekti. O Ademini bulmuştu. Her geçen gün biraz daha tedavisine cevap veren Âdemoğlu, yüreği her hissettikleriyle biraz daha umutlanıyordu. Ailesi de bu duruma seviniyor ve yılların sessizliği artık son bulacak diye neşe içerisinde mutlu sonu sabırla bekliyordu. Zamanlar zamanı, haftalar haftayı, yıllar yılları alarak Âdemoğlu artık genç bir delikanlı olmuştu. Sessiz dünyanın içerisinde aydınlık ta yaşıyordu. Ama o da istiyordu artık dünyayı görmek, yaşadığı dünyayı duymak, dünyanın renklerine merhaba demeyi arzuluyordu. Ve bir gün inanılmaz bir mucize oldu. Âdemoğlu ve ailesine gelen bir telefon hayatlarının ince noktasına dokunmuştu. Yurt dışından getirilen bir ilaç ve tedavi, hayatının sürprizini yaşamasına sebep oldu. Umutlu bekleyiş ve renkli dünyaya merhaba demenin sevinci yaşanıyordu temiz kalbinde. Toprak ana ona bir şey daha öğretmişti. Kalbin sahibinin kim olduğunu... O yüzden kalbine kimseyi sokmayı istemiyordu. Ancak hep bir ümitle beklediği mutlu sona da sabırsızlanıyordu Âdemoğlu. Ve o gün geldi çattı. Artık dünyaya merhaba diyecekti. Aile ve Âdemoğlu hastaneye gidip doktorların tavsiyesi üzerine geren işlemleri yapıp artık yeniden doğuşu iple çekiyorlardı. Ve Âdemoğlu masaya yattı. Uzun bir ameliyat süreci iyice sabırları hassaslaştırıyordu. Bir yandan ümit vardı, diğer yandan vaktin uzanması ümitsizliğe götürüyordu. Uzun bekleyişten sonra “Ey Âdemoğlu! Kalk yenidünyaya hoş geldin.” diyorlardı doktorlar. Aile bu bekleyişin yılların verdiği umutla yürekleri adeta cennete dönmüştü. Artık Âdemoğlu duyuyor ve renkleri görebiliyordu. Aile öylesine bir sevinç yaşıyordu ki inanılması güç olan bir mucizeye tanık olmuşlardı. İnanmak inanmamak konusun da kararsızlığa düşmüşlerdi. Evet, bir mucize yaşanmıştı. Belki bu mucize kalbin sahibini bilmekten geliyordu. Âdemoğlu bir melekti. Ve bir melek doğmuştu yenidünyaya. Artık popoya tokat atan bir doktor yoktu. Artık var olan gülen bir yüz vardı. Herkeste bir güler yüz Âdemoğlunun gelişini bekliyordu. Kapılar açıldı âdemoğlu sedyede yenidünyaya merhaba demek için odasına çıkıyordu. Ve beklenen an geldi çattı. Hem gözünü, hem de kulağını açmaya gelen doktorlar “ey Âdemoğlu artık hayalini kurduğun dünyadasın. Kendini nasıl hissediyorsun.” Dediklerin de duymak istediği sesi duydu ve heyecanlandı. Sıra gözlere gelmişti. Bantlar açıldığında hayalini kurduğu ailesi, renkleri ve görmek istediği sırrı da görecekti. “hadi bakalım Âdemoğlu merhaba de bakalım.” Dedi doktor. Âdemoğlu önce sustu. Sonra yüreğinden “yaradılışın kusursuzluğunu ve en çok görmek istediğim toprak anaya kavuşacaktım. Artık iki dünya da yaşayan bir âdem olarak siz Ademoğullarına teşekkür ederim.”dedi. O an hazırlanırken dışarıda bir an bir ses yükseldi yüreğine öğle bir dokunmuştu ki nebatatın zikre dalmasına sebep olan bir sesti. Ama adını bilmiyordu. Ailesine bu sesin ne olduğunu sordu Âdem. Bu sesin ezan sesi olduğunu söylediklerinde âdem bir anda ağlamaya başladı. Bu sesi ben kalbimde hissettim. Her zaman benimleydi. Ama anlam veremediğim zamanlarda dokunuşlar yaparak kendini hissettirirdi. Zaman sonra hastaneden taburcu olan âdem, ailesiyle trene binip memleketine dönmek üzere yolculuğa başladı. Tren yola çıktığında Âdem pencereye koşup tabiatı izliyordu. Yolcuların sesleri, bağrışmaları, şımarık çocukların kaba konuşmaları, yetişkinlerin tartışmaları ve insanoğlunun bulunduğu odaları ve tren durağında durduğu sırada çevrenin kirliğini, insanların birbirine tahammülsüzlüğünü, kavgaların ve hakaretlerin içerisinde bir dünya, onu çok şaşırtmıştı. Yolculuk devam ederken şımarık çocukların kendisine olan dalgacı sohbetlerine hiç anlam veremiyordu. Renkleri seyre dalmışken bir yetişkinin dalga geçer gibi sohbeti Âdemoğlu’nu o kadar üzmüştü ki, içinden “böyle bir dünya düşünmemiştim. Hayalini kurduğum dünya bumu diye…” sorgulamaya başladı Âdemoğlu. Bir an içinden keşke geldiğim dünyada kalsaydım. Diye düşündü.
Evet, bizler birer âdem olarak Âdem olmak gerek. Yüreğin sahibini bilmek gerek. Huzuru hissetmek gerek. Unutmamak gerek. Her insanın Kabesi ve kıblesi yüreğidir. Yüreğin âdem oldu mu o zaman âdemoğlu olur insan. İnsan olmak gerek. Hani bir söz vardır ya “iyilik iyidir.” Bizde diyelim o zaman “iyilik iyidir.”
Âdem’e Âdem gerek. Âdem etsin Âdemi. Âdem, Âdem olmazsa Âdem ne etsin Âdemi.
