Taşın Vakarı, Çayın Demî, Dadaşın Sesi
Yukarıda, göğün engin maviliğinde kanatlarını iki cihana germiş çift başlı bir kartalın gözünden, yaz ortasında Erzurum'u seyrediyorum...
Palandöken'den esen o serin yele,
Gurbette sızlayan dertli gönüle,
Semaverin demi, dadaşın dile,
Hasretiz Erzurum, hele bak hele...
Kartalın kanatlarının altına serilen şehir, sanki taşla yazılmış kadim bir destanı andırıyor. Bulutlarla söyleşen Palandöken ejder tepesi,mağrur başını göklere uzatmış vakur bir muhafız gibi asırlardır Erzurum'u bekliyor. Eteklerinde uzanan yaylalar yaz güneşinin altın ışıklarıyla billur bir deniz gibi dalgalanırken, serin yeller dağların koynundan süzülerek başakları okşuyor. Anadolu'nun çatısı sayılan bu kutlu beldede yaz, yalnızca bir mevsim değil; vakar, zarafet ve huzurun dile geldiği eşsiz bir iklimdir. Gün uzar, ikindi güneşi kesme taşlara vurur, zaman ağır ağır yürür; şehir ise asırlık uykusundan uyanan bir derviş gibi sakladığı bütün güzellikleri usulca ortaya koyar.
İşte tam burada yeryüzünün en büyük sırlarından biri sessizce doğar. Karasu, Çoruh ve Aras... Üç kutlu nehir Erzurum'un bağrından doğarak üç ayrı istikamete yönelir. Karasu, Fırat'a karışıp Basra Körfezi'ne ulaşır; Çoruh, Karadeniz'in dalgalarına kavuşur; Aras ise Kura ile buluşup Hazar Denizi'ne hayat taşır. Aynı dağlardan doğan üç nehir, üç ayrı denizi besler. Sanki Erzurum'un rahmet yüklü yüreği yalnız Anadolu'yu değil, üç ayrı havzayı da bereketle kucaklar.
Dağların sessizliği, nehirlerin diliyle kıtalara kadar ulaşır.
Uzaktan bakan ham bir göz için burası taşın ve tarihin şehridir. Oysa yakından bakabilenler bilir ki, Erzurum'un gerçek serveti taşında değil, insanındadır. Dadaşın vakur duruşunun ardında ipek kadar ince bir gönül, çelik kadar sağlam bir sadakat saklıdır. Sokakta kulağınıza ilişen sıcak bir ses, yılların gurbetini bir anda eritmeye yeter:
"Ola kurban olim, hele bak hele... Yüzünü göresim geldi, canım içi; ogünde ölem,nerelerde galdın, ....?"
Bu sözler, sert kayaların bağrından fışkıran berrak bir pınar gibidir. Görünüşü heybetli, özü merhamet; dili yiğit, yüreği çocuk kadar temizdir.
Çifte Minareli Medrese'nin firuze çinileri güneş ışığıyla yeniden hayat bulur. Mukarnasların ince taş nakışlarında ışık ve gölge asırlardır aynı zarif oyunu sürdürür. Yakutiye Medresesi'nin heybetli taç kapısı, Üç Kümbetler'in vakur sessizliği, Erzurum Kalesi'nin taş surları ve Saat Kulesi'nin yankılanan sesi; Selçuklu'dan Osmanlı'ya uzanan büyük medeniyet yürüyüşünün susmayan hafızasıdır.
Fakat gurbeti en çok sızlatan ne taşlardır ne de kubbelerdir... Asıl özlem, akşam serinliği çökerken avlularda tüten semaverlerdir. Odun kömürünün kokusu havaya karışır, semaverlerden yükselen ince buğu göğe doğru ağır ağır süzülür. Tavşan kanı çayın demi olgunlaşırken kıtlama şeker sabırla bekler. Ev sahibinin o içten daveti bütün mesafeleri ortadan kaldırır:
"Hele dur, gaçma... Daha yeni oturdun. Bi istekan daha iç; çay şimdi dillendi..."
İşte Erzurum'un gerçek zenginliği budur. Taştan önce gönül inşa eden insanlar... Taşhan'da oltu taşını sabırla işleyen ustaların çekiç sesleri, Ulu Cami'nin kırlangıç kubbesi altında yükselen dualar, çarşı esnafının samimi selamı ve semaver başında demlenen sohbetler aynı irfanın farklı nağmeleridir.
Bu kadim iklim yalnız gönülleri değil, sofraları da bereketlendirir. Odun ateşinde ağır ağır pişen çağ kebabı, sıcacık tandır ekmeği, tel tel ayrılan kadayıf dolması ve tavşan kanı çayın demi...
Tandırda pişen ayran aşı,evelik dolması...
Her lokmada yaylaların kekik kokusu, her yudumda dostluğun sıcaklığı hissedilir. Erzurum'un sofrası yalnız karın doyurmaz; hatırayı, vefayı ve muhabbeti de doyurur.
Güneş Mecidiye ve Aziziye Tabyaları'nın ardından kızıl bir duaya dönüşerek ufka çekilir. Kesme taşların üzerine düşen al ışıklar Nene Hatun'un sönmeyen cesaretini yeniden hatırlatır. Bu şehirde tarih yalnız okunmaz; yaşanır, hissedilir ve nesilden nesile emanet edilir.
Kartal yeniden kanat çırpıp semaya yükselirken şehir küçülür; fakat gönlümde büyümeye devam eder. Çünkü Erzurum'un büyüklüğü yalnız Palandöken'in zirvesinde değildir. Taşının vakarında, insanının merhametinde, semaverinin deminde, duasının samimiyetinde ve Anadolu irfanını asırlardır yaşatan o büyük gönlündedir.
Ne kadar uzaklara gidilirse gidilsin, bir Erzurumlunun kalbi mutlaka Palandöken'in serin yeline, Karasu'nun berrak suyuna, semaverin tüten buğusuna ve taş sokakların sessiz duasına döner.
İstekân istekân süzülen demde,
Gözüm yolda galdı, gönlüm sitemde,
Dadaşın yurduna erdiğim demde,
Biter bu firağlık, tüter Erzurum...
Çünkü zaman değişir, mevsimler geçer, insanlar göç eder. Fakat hakikat değişmez. Erzurum, yalnız üç nehrin doğduğu bir şehir değildir; irfanın, vefanın, yiğitliğin ve merhametin de membaıdır. Taşının vakarı, çayının demi, dadaşının sözü ve duası; Karasu, Çoruh ve Aras misali çağları aşarak akmaya devam edecektir.
