Aşkın yolunda insan
İnsan; yaratılmışların en şerefli varlığı olarak kabul ederiz. Yüzyıllardır bu böyle bilindi. İnsanoğlu varoluşundan beri kıyamete kadar her yaratılan insanoğlu, bir döngü ile doğar, yaşar ve ölür. Yaratılan tek insan değil, her canlı bu döngüde yer alır. Peki, insan bu döngünün neresinde diye soracak olursak öncelikle insan ne demek onu bilmek gerekir. Yaratılış gayesini bilmek gerek. Bazı kaynaklar insanın Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olarak ta kabul eder. Tabi bu görüş tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Diyelim ki bu görüş toplumlar arasında hâkim oldu. Şunu sormak gerek. Madem halifelik makamı veriliyor, peki yaradılışın gayesi ve aşkı neresinde barındırıyor. Hepimiz bildiği gibi nefis te insanın içerisinde bulunan ateş parçasıdır. Bu ateş ilk peygamber Hz. Adem'in çocukları Habil ile Kabil arasında ki yaşanan olay bizlere acı bir örnek olmuştur. İlk cinayet ve ilk katil olarak günümüze kadar gelen bu acı olay maalesef günümüzde de bu acıların yaşanmasına sebep olmuştur. Dikkat edecek olursak yaşanan bu olay iki insan arasında ve peygamber çocukları arasında olmuştur. Nefis insana zulmetmeyi emrederken, yüce yaradan nefisten uzak durulmasını emreder. İnsanları doğru yola getirmek için gönderilen peygamberlerde nefisten uzak olmayı, insana değer vermeyi, insanlar arasında huzuru ve selamı yaymamızı bizlere nasihatlerle dile getirmişlerdir.
Peygamberlerden sonra ise halifeler ve onların tedrisatından geçen sahabeler ve âlimler de bu yolu takip etmişlerdir. İnsan odaklı bu davranış, halk ve toplumlar ve kitleler arasında kabul görmüş, insanın hak ettiği değerin sosyal hayatına da yansıması insanlar arasında da manevi yönden çok daha etkili olmuştur. İslamiyet, ilk yıllarında Hz. Muhammed s.a.v. efendimizin ve sahabelerinin insan odaklı davranışları sayesinde hızla yayılması ve geniş kitlelere yayılması insanın ne kadar önemli bir canlı olduğunu göstermektedir bizlere. Peki, bu durumlar karşısında insan ne kadar kendine düşen görevi yerine getirir diye kendisine sormak gerek. İnsan hayata gözünü açtığı zaman bir arayışta bulur kendini, tıpkı Hz. İbrahim’de olduğu gibi… Bazen insanoğlu dağlara, doğaya kendini bıraktığı zaman nebatatın zikre daldığını, hayvanların şükür içerisinde olduğunu, toprağın tevazu gösterdiğini bizlere göstermektedir. Tüm bu olanlar karşısında insan neden aşkın sırrına ermekte bu kadar zorlanıyor?
Türk tasavvufunun önemli ve beklide en çok duyulan ismi Hoca Ahmet Yesevi’ de aşkın yolunda insanı arayalım. Bilindiği üzere Hoca Ahmet Yesevi İslamiyeti ruhuna işlemiş, Peygamber sevgisini ve sünnetini yaşamına katmış, Allah sevgisini her şeyden üstün tutmuştur.
İnsan yaradılış gayesi içerisinde arayışa girdiği zaman ilim yolunda, irfan yolunda ve hiçlik yolunda nefsi yok etmek için, yollara düşmek ve kendini tanımak için dünyayı terk etmek gerekmektedir. Yani ölmeden önce ölmek gerek, toprak gibi yok olmak gerek. Sen dünyada üzerine basıyorsan, öldükten sonra seni bağrına basacağını da unutmamak gerek. Gün gelecek toprak senden hesap soracağını da unutmamak gerek. İşte burada bahsettiğimiz “ölmeden önce ölmek” anlamı buradan karşımıza çıkıyor. İnsan olarak unutmamak gerek aşk kapısı her zaman açıktır. Nasiplenmek isteyeni her zaman kendine çeker. Yeter ki kalbe bir ateş düşsün. Kalbin ise tek bir odası vardır, ikinci bir odaya yer yoktur. Aşkın yolunda insanın kulluğunu gözyaşı ile sulamak kalbin şifası, yüzün güzelliği, kulağın ve dilin temizliğidir. Makam ve mevkiden uzaklaşmak, halk arasında hiçlik makamına yükselmek insanın aşkın yolunda ki en zor sınavlarından biridir. Nefsin en çok sevdiği bu durumdan insan olarak hiç olmak bir kulun ulaşacağı en önemli makamlarından sadece biridir. Yesevi sultan yine insanlara bu yolda tavsiyelerinden biri hak erenlerinin sohbeti ve sofrasında nimetlenmekten geçtiğini bizlere haber vermektedir. İnsan aşkın yolunda hamken pişmeyi, piştikten sonra yanmayı tavsiye etmişlerdir. Tıpkı Hallac-ı Mansur, İbrahim Edhem gibi… İnsan bu yolda iken yaşadığı sıkıntılar ahretin süsleri olarak kabul görür. Hepimiz bu dünyada hep sıkıntılar içerisinde yaşamaktayız. Unutmayalım ki sınav dünyasındayız. Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Sabret edenlere müjdeler olsun diyerek bizlerin yüreğine su serpen bir yaratanın olduğunu ve ayetlerin olduğu bir kitabımızın olduğunu gönül odamızdan çıkarmamak gerek. Hakikatin kapısına ermek gerek. Bu kapı nasiplilerin kapısıdır. Bu kapı dua kapısıdır. Hak ile beraber olmaktır. İnsan kalbini yaratana açmasıdır. Kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmesidir. Yaratanın tecellisini gönlünde görmektir. İnsan sadece bir varlık değildir. İnsan bir ruhtur. Ruh ise gerçeğe gideceği günü bekleyendir. Hakikat bu yolun gerçeğidir.
Soracak olursak insan bunun neresinde. Cevap olarak insan bunun her yerinde. Geçici dünya hayatında insanoğlunun bu asli görevi dururken, neden hep nefsi ile birbirine düşmanlık eder. Canına, malına, sosyal yaşamına, aile hayatına, ibadet hayatına neden hep müdahale etme gereği duyar. Hepimizin sonu bir taşın üzerinde son bularken neden bu sorunlu hallere girer insan. Tüm bu durumlar karşısında geçmişte helak olan kavimler varken neden bunlardan ders çıkarılmaz olmuştur. Birgün hepimiz için bir ademoğlu vardı, nasıl bilirdiniz diye sorulduğunda insanların ağzına bakan bir ruhun olduğunu ne zaman farkına varacağız.
