Edebiyat & Kitap

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı​Eski zamanlarda, büyüklerin dediğinin kanun sayıldığı, gençlerin iradesinin bir kenara itildiği bir dönemdi... Düşünceli bir şekilde çıktı dışarıya delikanlı....

31.10.2026 - 21:44 5 dk'da okuyabilirsiniz.
Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı
Meryem YARAR
Meryem YARAR
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Meryem YARAR
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı
​
Eski zamanlarda, büyüklerin dediğinin kanun sayıldığı, gençlerin iradesinin bir kenara itildiği bir dönemdi... Düşünceli bir şekilde çıktı dışarıya delikanlı. Yüzüne çarpan rüzgarın uğultusu, içindeki fırtınanın adeta bir provasıydı. Başını göğe çevirdiğinde, sessizce akıttı gözyaşlarını; çünkü o çağda erkeğin ağlaması da yasaktı, kendi kaderine razı gelmekten başka çaresi de yoktu.
​Zavallı kızın ise hiçbir şeyden haberi yoktu. Sabahın telaşını bitirmiş, akşam işlerini nasıl yetiştireceğini düşünürken eve gelen "evleneceksin" haberiyle adeta bir put gibi donakaldı. Kiminle, nereye, ne zaman diye soramadı. Ne bir heyecana yer vardı ne de bir itiraz hakkı... Seçeneksiz bırakılan hayatlar, sessizce boyun eğmek zorundaydı çünkü.
​İki gencin son buluşması, acının ve çaresizliğin en derin tanığı oldu. Delikanlı, sevdiği kızın gözlerinde adeta eriyordu. Kaçmayı teklif etti; "Bırakalım buraları, gidelim! Hayallerimizi gerçekleştiririz, ne yasak kalır ne de acı" diyerek yalvardı. Ancak kızın omuzlarındaki yük çok ağırdı: "Olmaz, bunu aileme yapamam, bu kara lekeyi onlara süremem" diyerek ağlayıp uzaklaştı. Ardından bakan delikanlı, biten sigara paketleriyle birlikte isyanların en büyüğünü savurdu gökyüzüne.
​Ve olan oldu. İki gün sonra gelin köye getirildi. Düğün bitti, herkes evine çekildi. Gelin ve damat, yatak ucunda adeta bir sessizlik eylemi yapar gibi hiç konuşmadan oturdular.
​Zaman geçti; ancak evlilik, genç kadın için çileli günlerin başlangıcı oldu. Gecenin bir yarısı acıktığını söyleyen eşine mutfaktan hazırladığı bir dürümün, hayatının en şiddetli dayağına gerekçe olacağını nereden bilebilirdi ki? Kaynana, yatmadan önce evin ekmeklerini sayar, her şeyin bir miktarını ve nizamını belirlerdi. Ölseniz bile o sayı izinsiz bozulsa suçtu. Gece o ekmeği kocasının değil, kendisinin yediğini sanan zalim kaynana, çılgına dönerek en şiddetli şekilde bastı tokatı. "Kadın kısmı acıkır mıymış?" diyerek, utanması gerekenin kendisi değil gelin olduğunu haykırıyor, oğlunu da karısının gözü önünde ölesiye dövüyordu. Genç kadın, gözleriyle kocasından yardım dilenirken; adam, sanki sevdiğinden zorla koparılmış olmanın intikamını alırcasına bu merhametsizliği izledi.
​Yıllar birbirini kovaladıkça, o zoraki evlilik sessiz bir alışkanlığa, hatta yer yer derin bir sevgiye dönüştü. Pişmanlıklarını dile getiren adam, karısının şefkatli bakışları karşısında daha da mahcup oluyordu: "İnsan ne görürse onu yaşıyor ve yaşatıyormuş... Ama artık öyle değilim, beni affet ne olur. Sana geçmiş yılları geri veremem ama gelecek için güzel günlere çıkacağımızın sözünü verebilirim." Aynaya bakarak edilen bu pişmanlık cümleleri, kısa süren bir huzurun ardından yerini başka bir fırtınaya bıraktı.
​Bir sabah kapı tokmağının sesiyle uyandı ev halkı. Kapıdaki asker, savaş için yeterli adam kalmadığını, genç adamın da cepheye çağrıldığını ve sabah altıda hazır olması gerektiğini söyledi. Anne feryat figan ağlarken, baba sert bir tonda "Benim yiğidim gider vatan için savaşır, sen elin hamuruyla karışma kadın" diyerek son noktayı koydu. Gelin ise yine sessiz, yine yaşayan bir ölü gibi sadece dinliyordu. Ne git desindi ne kal... Zaten fikrini soran da yoktu. Gece eşine sarılarak, "Sana yaşattıklarımın kefareti say bunu" dedi adam. Sabah altıda vedalaşıp yola düştü. Kadın, içinden kanlar akmasına rağmen arkasından sadece "Vatan sağ olsun" diyebildi.
​Aradan aylar geçti. Bir gece, kapı sessizce aralandı. Korkuyla fırlayan gelin, karşısında kocasını buldu. "Sus, ses çıkarma" dedi adam, "Yakınlardaydık, nasıl olduğunu merak ettim." Biraz soluklandıktan sonra, "İçim yanıyor, bir kase yoğurt getir de yiyeyim" dedi.
​İşte o an, kadının zihninde geçmişin o acı dolu tokatları yeniden canlandı. Elinde kaseyle yoğurt tenceresinin başında çaresizce bekledi birkaç dakika. Yeni mayalanmış o yoğurttan alıp götürmeye cesaret edemedi; ya sabah yine kıyamet koparsa korkusuyla o adımı atamadı. Odaya boş elle dönüp, "Yoğurt kalmamış" diyerek hayatının en masum yalanını söylemek zorunda kaldı. Adam sarılıp veda etti ve karanlığa karıştı. O günden sonra bir daha haber alınamadı kendisinden. Şehit düşmüştü belki ama yeri bile belli değildi.
​O günden sonra genç kadın bir daha asla yoğurt yemedi. Hatta ne zaman bir yoğurt görse, o geceki çaresizliği ve içini kemiren vicdan azabı, yıllar içinde onu kanser edip bitirdi.
​Bazen hayatta bir kase yoğurt, bir ömre bedel acı bırakır insanın omuzlarında. Ve bazı pişmanlıklar, ne yazık ki kelimelerin bittiği yerde başlar.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN

Bir El, Bir Cumhuriyet.🇹🇷

Yazıyı Oku