Bir Zamanlar Evler Cennetten Bir Köşeydi
Bazı evler vardır; kapısını açtığınızda yalnız bir haneye değil, bir terbiyeye girersiniz. Eski Erzurum’un konakları, yüksek avlu duvarları, cumbalı pencereleri ve sedirli odaları sadece birer yapı değildi; içinde hürmetin mayalandığı, edebin nefes aldığı, sevginin sessizce büyüdüğü birer gönül ocağıydı. O evlerin eşiğinden içeri adım atan, dışarıdaki ayazı da dünyanın telaşını da geride bırakırdı.Avlunun ortasında bir çeşme, kenarında reyhan saksıları, tandır başından yükselen sıcak ekmek kokusu, bakır lengerlerin güneşte parlayan yüzü…
Baharın ilk günlerinde dut ağacının gölgesi avluya düşer, yaz akşamlarında semaverin buğusu gökyüzüne ince bir dua gibi yükselirdi. O evlerde zaman acele etmezdi; insanlar birbirine yetişmeye değil, birbirini anlamaya çalışırdı.Hanenin baş köşesinde dede otururdu; vakarı Palandöken kadar heybetli, sözü Çoruh suyu kadar berraktı. Ninenin sesi ise evin en yumuşak köşesiydi. Elinde tespih, dilinde dua, gözünde merhamet vardı. Torunlar onun dizinin dibinde büyür; masallarla birlikte edebi, sabrı, komşu hakkını ve insan olmanın inceliğini öğrenirdi.
Sabah ezanıyla birlikte ev uyanırdı. Gelinler tandır başında buluşur, teşt içinde yoğrulan hamurlar sacın üzerinde ekmeğe dönüşürdü. Yayıkta çalkalanan ayran, bakır taslarda köpüren süt, avluda kurutulan erişte, bahçeden toplanan evelik ve reyhan… İş çoktu; fakat hiçbir iş tek bir omuza bırakılmazdı. Herkes gücüne göre yük alır, kimse yüküyle övünmezdi.
Erkek, dış dünyanın ağır yükünü taşırdı. Tarla, harman, kom, hayvancılık, odun, saman, çarşı, pazar, ticaret, kışın tipisi ve boranı… Geçim onun omzunda bir emanet gibi dururdu. Kadın ise evin düzenini, bereketini ve ruhunu korurdu. Ocağın ateşi, çocukların terbiyesi, yaşlıların hizmeti, misafirin ikramı onun zarif ellerinde şekillenirdi.
Bu bir üstünlük meselesi değildi. Kadın ile erkek ne birbirine karşı duran iki cepheydi ne de aynı yarışın rakipleriydi. Onlar birbirini tamamlayan, aynı yuvanın iki kanadıydı. Biri dışarıda rızkın peşinde yürür, diğeri içeride o rızkı berekete dönüştürürdü. Biri yuvanın kapısını korur, diğeri o yuvanın kalbini yaşatırdı. Denktiler; çünkü ikisi de aynı emanetin hizmetkârıydı.O evlerde ana baş tacıydı. Evin direği, ocağın bereketi, duanın gölgesiydi. Kız evlat “kerîme” diye sevilirdi; can parçası, göz nuru, gönül emaneti bilinirdi. Erkek evlat da sorumlulukla yetiştirilirdi; alın terinin kıymetini, helâl lokmanın haysiyetini öğrenirdi.Geniş aile, o günlerin en büyük servetiydi. Aynı çatı altında dede, nine, oğullar, gelinler ve torunlar yaşardı. Sofra kurulduğunda herkes yerini bilirdi. Önce büyüklerin eli uzanır, küçükler hürmetle beklerdi. Kimse yüksek sesle konuşmaz, kimse lokmasını israf etmezdi. Çünkü sofrada sadece yemek değil, ahlak da paylaşılırdı.O evde gelin emanet sayılırdı. Bir gün oğul öfkeyle eşine sert bir söz söyleyecek olsa, çoğu zaman evin anası hemen söze karışırdı:“Oğul, yuvayı incitme. O bu eve gelin değil, kız olmaya geldi.”Bu söz, evin görünmeyen kanunuydu. Gelinin gözyaşı bütün hanenin mahcubiyetiydi. Nine, gelinin yorgunluğunu bakışından anlardı; gelin de ninenin duasını başının üzerinde taşırdı. Hürmet tek taraflı değildi; sevgi de, sorumluluk da karşılıklıydı.
Akşam olunca kürsü kurulurdu. Sobanın sıcaklığı, semaverin çıtırtısı, dedenin anlattığı eski zaman hikâyeleri, ninenin dudaklarından dökülen ilahiler… Çocuklar sedirlere dizilir, büyüklerin sohbetini dinlerdi. O sohbetlerde dedikodu değil, hayat vardı; nasihat vardı, hatıra vardı, dua vardı.Fakat o evi ayakta tutan sadece aile değildi; mahalleydi.
Eski Erzurum’da komşuluk, bugünkü gibi kapı numaralarından ibaret değildi. Bir evde tandır yakıldı mı, komşuya sıcak ekmek giderdi. Bir gelin lohusa oldu mu, bütün mahalle kapısına çorba taşırdı. Bir evde düğün varsa herkes imeceye koşardı. Bir cenaze olduğunda acı tek bir haneye değil, bütün sokağa inerdi.Mahallenin çocukları aynı avluda büyür, aynı çeşme başında su içer, aynı karın üzerinde kızak kayardı. Kapılar kilitle değil, güvenle kapanırdı. İnsanlar birbirini soyadıyla değil, “filancanın oğlu”, “falancanın gelini” diye tanırdı. Çünkü herkes birbirinin hikâyesini bilirdi. Mahalle kültürü, aileleri bir arada tutan görünmez bir örgüydü.Böyle evlerde çocuklar gürültünün değil, huzurun içinde büyürdü. Dedelerinin dizinde edebi, ninelerinin duasında merhameti öğrenirdi. Kardeşlik ekmek gibi paylaşılır, saygı su gibi içilirdi. O evlerin avlusu çocuk sesleriyle şenlenir, tandır başı muhabbetle ısınır, semaverin buğusu göğe yükselen bir şükür olurdu. Adeta yeryüzüne kurulmuş küçük bir cennet köşesiydi o haneler.
Güneş doğmadan ev halkı uyanır, herkes vazifesini sessiz bir ahenkle yerine getirirdi. Akşam ezanı okundu mu sokaklar tenhalaşır, kapılar birer birer kapanır, herkes kendi ocağına dönerdi. Çünkü akşam, ailenin yeniden aynı sofrada buluştuğu vakitti. O sofrada yalnız yemek yenmez; günün yorgunluğu paylaşılır, gönüller birbirine yaslanır, çocuklar güven içinde uykuya hazırlanırdı.Elbette o günler kusursuz değildi. Her devrin kendine göre zorluğu, imtihanı vardı. Kış uzun, geçim ağır, emek çoktu. Fakat o eski Erzurum hanelerinde insanı ayakta tutan görünmeyen bir direk vardı: hürmet.Hürmet sevgiyi büyütüyordu. Edep öfkeyi terbiye ediyordu. Sorumluluk huzuru koruyordu. Büyükler gölgelik, küçükler umut oluyordu.Bugün modern hayatın kalabalığında en çok kaybettiğimiz şey belki de budur: Aynı evde yaşayıp birbirinden habersiz olmak. Oysa eski Erzurum’da insanlar aynı çatı altında sadece yaşamazdı; birbirinin yükünü taşır, sevincini çoğaltır, acısını paylaşırdı.Gerçek zenginlik geniş konaklarda değildi; tandır başında pişen ekmeğin kokusunda, semaverin buğusunda, sedirlerde yan yana oturan gönüllerdeydi. İnsanlar zengin oldukları için huzurlu değildi; huzurlu oldukları için zengindiler.Bugün geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki özlediğimiz yalnız eski evler değil; o evlerin içinde yaşayan hürmet, vefa, merhamet ve aile medeniyetidir. Çünkü bir zamanlar gerçekten de evler cennetten bir köşeydi; kapıları avluya, pencereleri mahalleye, gönülleri ise birbirine açılırdı.
