Erzurum Tarihine Yolculuk
Erzurum’un Kalbinde Bir Melek: Ane Hatun
Bir yağmurun hatıra bıraktığı, bir türbenin zamana meydan okuduğu, Erzurum’da sessizce akan vakitler üzerine…
Temmuz ayının son haftasıydı...
Yurdun dört bir yanında sıcaklık yeryüzüne demirden bir nefes üflüyor, kavrulan toprak çatlıyor...
Erzurum ise serinliğin şehriydi.
Ama bu kez o da nasibini almıştı bu kavrulmuş iklimden.
Günlerdir süren sıcaklık, yüksek ovaya da inmişti.
Gölgeler sığınak olmuş, insanlar suskunlaşmıştı.
Bugün cuma...
Ve ne güzel ki, ikindi vaktinden sonra gökyüzü utangaç bir tebessümle bulutlandı.
Serinlik rüzgârla birleşti.
Yüksek dağlar, bulutları bağrına bastı yine.
Zira Erzurum’da yağmur, dağlara sevdalıdır.
Ova genelde nasibini az alır bu aşktan.
Ama bu kez rahmet, yeryüzüne seccade gibi serildi.
Biz ovadaydık…
Emekli bir matematik öğretmeninin davetiyle, bostanında buluştuk.
Semaver fokurdayıp dumanını göğe salıyor, közde biberle domatesin kokusu buram buram yayılıyordu.
Izgaradaki et mangalın telaşıyla pişiyor…
Arka planda, Erzurum dağları sessizce yükseliyor.
Gökyüzü, toprağın yarılmış kalbine usulca dokunuyordu.
Her buluşmamız gibi, sohbet yine döndü dolaştı Erzurum’un tarihine kıvrıldı.
Zira bu şehirde geçmiş, sadece kitaplarda değil; taşta, suda, duada yaşar.
Bugünkü sohbetin yıldızı ise: Ane Hatun.
Ane Hatun…
Bir rivayete göre o, başka bir inançla doğmuştu.
Ama hakikati ararken Müslümanlığı seçti.
Ve öyle sahiplendi ki bu şehri;
Her tavrıyla, her tebessümüyle, her iyilikte öncülüğüyle Erzurum’un kalbine yerleşti.
Yabancıydı belki, ama çoktan Erzurumlu olmuştu.
İyilik meleği gibi gezer, ihtiyaç sahibine ulaşır, hastaya umut taşırdı.
Onu gören “İşte gerçek bir mümin” derdi.
Vefat ettiğinde(salgın hastalık), adı sadece bir mezar taşına değil; Erzurum’un dualarına, kız çocuklarının isimlerine ve gönüllere kazındı.
1649’da inşa edilen türbesi, Murat Paşa Camii’nin haziresinde mütevazı bir zarafetle durur.
Baldaken tarzındaki bu yapı, dört zarif sütun üzerine kurulmuş bir kubbeyle örtülüdür.
Kubbesi gökyüzüne uzanırken içeride üç sanduka sessizce uzanır:
Biri büyük — Ane Hatun’un.
Diğer ikisi küçük.
Kimileri der ki, onlar onun evlatlarıdır.
Ama kitabeler silinmiş…
Zaman isimleri almış götürmüş, ama dualar hâlâ tazedir.
Bugün bile Erzurum’da yüzlerce kıza Anahanım, Anehanım, Anahanem isimleri veriliyorsa, bu onun hatırasını yaşatma arzusundandır.
Bir isimden fazlasıdır bu: bir vefa, bir dua, bir sadakattir.
Toprak yağmurla buluşmuş, kokusu ciğerleri mest ediyor…
Sohbet, ıslak yaprakların serinliği arasında büyüyor.
Tarihçi, Palandöken’e gözlerini dikip usulca konuştu:
“Bu dağlar sadece sınır değil, geçmişin sessiz bekçileridir.”
Bilgisayarcı, semaverin kapağını kaldırırken gülümsedi:
“Bu şehirde yağmur bile duygulu yağıyor… Kod gibi ama içli.”
Konyalı, mangaldan yükselen dumanı eliyle savururken ekledi:
“Anne Hatun’un hikâyesi içime dokundu. Bir Konya annesini andırıyor bana.”
Ev sahibi matematikçi, fidelerin yağmurla canlandığını izlerken fısıldadı:
“Toprak susadıkça dua gibi yağıyor bu rahmet. Bugün başka güzel.”
Ane Hatun konuşuluyordu.
Ben ise dinliyordum…
Kelimeler zihnimde ağır ağır yoğruluyor, damlalar gibi satırlara süzülüyordu.
Kalemimi çıkardım cebimden.
İlk yazdığım kelime.....
Gözlerimizi ovadan dağlara çevirdik.
Manzara büyüleyiciydi.
Dağlar, bir anne gibi şehri sarmış, göğsüne almıştı.
Ve Erzurum, göğsünde tarih taşıyan bir çocuk gibi…
Biraz vakur, biraz yaralı… ama hep dimdik.
Yağmur hâlâ düşüyordu.
Toprak, kokusuyla cevap veriyordu göğe.
Ve biz…
Geçmişin gölgesinde bugünü yaşıyorduk.
Ane Hatun’u rahmetle anarken…
