Erzurum, Anadolu’nun sadece taştan ve topraktan ibaret bir şehri değil; asırlardır kültürle, edeple ve insan sevgisiyle yoğrulmuş köklü bir vicdan kapısıdır. Bu bereketli topraklarda nefes almış, halkın bağrından yetişmiş her bir kıymetli şahsiyet, geride sadece isimlerini değil, ortak hafızamızda asla silinmeyecek derin ve sıcacık izler bırakır. İbrahim Erkal’ın o gurbet kokan türkülerindeki katıksız, hüzünlü samimiyet, Fatih Ürek’in sahneye taşıdığı o içten neşe ve Naim Hoca’nın insanı hem güldüren hem düşündüren esprili sohbetleri, Erzurum’un o asil, bükülmez ama bir o kadar da yufka yürekli ruhunu yansıtan birer aynadır. Bugün artık aramızda olmasalar bile, bıraktıkları o güzel hatıralar bizimle yaşamaya, en üşüdüğümüz anlarda bile içimizi ısıtmaya devam ediyor.
Bu güzel insanların her biri, bu topraklara Allah vergisi birer yetenek, nev-i şahsına münhasır birer emanet olarak bahşedilmiştir. Yıllarca spot ışıklarının altında, göz önünde oldular; milyonlarca insana hitap ettiler, sevdiler ve sevildiler. Fakat bunca yıllık şöhrete rağmen, bugüne kadar ne kendi özlerini unuttular ne memleketlerini mahcup ettiler ne de Erzurum’un o tertemiz adına en ufak bir gölge düşürdüler. Aksine, ayak bastıkları, seslerinin ulaştığı her yere bu kadim şehrin o bozulmamış samimiyetini ve mertliğini taşıdılar.
Hele ki Naim Hoca (Naim Gölleroğlu)... O, bu şehrin sadece renkli, nüktedan bir siması değil; kürsü ile sokağı, dini değerler ile hayatın tam kalbini birbirine o kopmaz insani bağlarla bağlayan gerçek bir halk muallimi, bir vefa abidesiydi. Toplumun her kesimiyle kurduğu o çıkarsız, hesapsız ve dolaysız bağ sayesinde, camideki cemaatten sokakta yönünü kaybetmiş bir gence kadar herkesin ruhuna incitmeden dokunmayı bilirdi. O kendinden emin, dışarıdan sert görünen ama içinde koskoca bir şefkat denizi barındıran üslubu, aslında insanları kırmadan doğruya kılavuzluk eden samimi bir baba şefkatiydi. İnsanımız onun dizinin dibinde kimi zaman gözlerinden yaş gelene kadar güler, kimi zaman da hayata, ölüme ve inanca dair duru bir hakikatle baş başa kalıp sarsılırdı. Bu yüzden Erzurum’un hafızasında sadece hoşsohbet bir figür olarak değil, hayatın tam ortasından dersler veren, vicdan süzgecinden geçmiş bilge bir hoca olarak yer etti.
Tam da bu noktada, son günlerde yüreğimizi sızlatan, bizi derinden yaralayan ve susmayı bir vefasızlık saydığımız o hassas hususu dile getirmek, boynumuzun borcudur. Ekranlarda, sırf anlık bir alkış, bir reyting uğruna ya da güya bir anıyı canlandırma bahanesiyle, aramızdan göçüp gitmiş değerlerimizin aziz hatıralarının hoyratça harcandığına, adeta bir eğlence malzemesi yapıldığına üzülerek şahit oluyoruz. Sadece küfürden, argodan ya da sığ hikayelerden ibaretmiş gibi sunulan bir geçmiş, o insanların ömürlerini adadığı esas mirası lekelemekten, onları sevenlerin kalbini kırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Anlatılanlardaki niyet belki kötü değildir, belki sadece geçmişe dair buruk bir tebessüm bırakılmak istenmiştir; bunu bilemeyiz. Fakat seçilen o hoyrat üslup, toplumun hak ettiği o zarafeti, inceliği ve en önemlisi ölüye olan o kutsal hürmeti ne yazık ki yansıtmıyor. Unutulmamalıdır ki, ekran önündeki bir insan geçmişe dair bir anıyı anlatırken, sadece kendi kelimelerini sarf etmez; artık aramızda olmayan, kendini savunamayacak ve sesini duyuramayacak olanların da onurunu, haysiyetini omuzlarında taşır. Bu bir şov değil, ağır bir vicdan yüküdür.
Sanat da, toplumsal hafıza da sadece birer eğlence aracı ya da tüketim malzemesi değildir; aksine, geleceğe taşınması gereken asil bir sorumluluktur. Bugün başkalarına ait argolu, sığ bir anı fütursuzca ekranlara taşınıp meze ediliyorsa, yarın bizim de en aziz hatıralarımızın, bu dünyaya gözlerini kapamış sevdiklerimizin aynı acımasızlıkla tüketilmeyeceğinin bir garantisi yoktur. İşte bu yüzden, göz önünde olan, elinde mikrofon tutan insanların toplumsal ve insani sorumluluğu çok ama çok büyüktür.
Hatıralar, ardında duran değerleri incitmek, onları sıradanlaştırmak için değil; aksine o değerleri yüceltmek, onlardan feyz almak için yad edilir. Küfürle, basitleştirilerek anlatıldığında anlamını yitiren hikayeler; zarafetle, sevgiyle ve edeple dile getirildiğinde hafızalarda ölümsüz birer abideye dönüşür. Erzurum’un o vakur adı; sığ magazin muhabbetleriyle, falcı hikayeleriyle ya da incitici fıkralarla değil; türkülerle, yatırımlarla, yetiştirdiği güzel insanlarla ve o köklü, sarsılmaz kültürüyle anılmalıdır. Çünkü bu şehrin ruhu, üzerindeki kardan çok daha beyaz, içindeki dadaş yüreği kadar sıcaktır.
Saygılarımla.
