Genel

Eşiklerin Emaneti

​Bazen diyorum ki, bir insanın hikâyesini öğrenmek istiyorsanız yüzüne değil, kapısının önündeki ayakkabılarına bakın. O eşik, aslında dünyanın en dürüst yeridir. İçerideki hüzünle dışarıdak...

21.04.2026 - 09:58 2 dk'da okuyabilirsiniz.
Eşiklerin Emaneti
Halime BİNGÖL
Halime BİNGÖL
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Halime BİNGÖL
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

​Bazen diyorum ki, bir insanın hikâyesini öğrenmek istiyorsanız yüzüne değil, kapısının önündeki ayakkabılarına bakın. O eşik, aslında dünyanın en dürüst yeridir. İçerideki hüzünle dışarıdaki telaşın birbirine değdiği, o incecik ama devasa çizgi... Kiminin ayakkabısı bir yere yetişmekten yorulmuş, kimininki bir kapının açılmasını beklemekten tozlanmış.

​Yeşilçam filmlerinde o meşhur sahneler vardır ya; hani Münir Özkul ya da Adile Naşit, kapı eşiğinde durup içeri girecek mi yoksa gidecek mi bilemedikleri o an... İşte o saniyelik duraksama, aslında hayatın kendisidir. O eşik, bir emanettir. Gitmelerin ağırlığıyla kalmaların umudu orada çarpışır. Hani Selvi Boylum Al Yazmalım’da diyordu ya: "Sevgi neydi? Sevgi emekti." O emek, aslında o kapıdan içeri girmek için gösterdiğimiz o büyük cesarettir.

​Şair Cahit Külebi’nin dediği gibi; "Bir kapı önünde durmuşuz, bir şeyler bekliyoruz." Bekliyoruz da, neyi? Bazen bir "hoş geldin"in sıcaklığını, bazen de "gitme" denilmesinin o gizli ricasını... Ayakkabılarımızı kapı önünde çıkarırken sadece tozu toprağı değil, dışarıda üstümüze yapışan o sahte kimlikleri de bırakıyoruz aslında. İçeriye sadece "biz" olarak giriyoruz. Ya da giremiyoruz da, o eşikte gölge gibi asılı kalıyoruz.

​Biliyor musun, şimdilerde o eşiklerin dili de sustu sanki. Apartman boşluklarındaki o sessiz ayakkabı yığınları, birbirine değmeyen hayatların birer kanıtı gibi. Eskiden kapı eşikleri sohbetin de, dertleşmenin de mekânıydı. Şimdi ise sadece hızlıca geçip gittiğimiz birer beton parçası. Ama ruhumuz hâlâ o gölgelerde bir şeyler arıyor.

​Hayat aslında o gitmekle kalmak arasındaki o daracık eşikte geçiyor. Ne tam gidebiliyoruz ne de tam kalabiliyoruz. Hep bir yarım kalmışlık, hep bir "acaba" sorusu...

​Çok uzatıp seni de yormak istemem. Ama bir dahaki sefere ayakkabılarını bağlarken o eşiğe bir bak. Orada birikmiş olan sadece toz değil; senin, benim, hepimizin o hiç anlatamadığı "gitmelerin ve kalmaların" sessiz hikâyesidir.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku