Nostalji

İnsanın İlk Coğrafyası

" Çocukluk İnsanın Anavatanıdır." Christian Bobin​ Dün bir yerde bu söze denk geldim... Okuduğum an öylece kalakaldım; içimde bir yerler titredi, ruhumun tam bam teline dokundu. "Ne kadar do...

27.07.2026 - 22:47 5 dk'da okuyabilirsiniz.
İnsanın İlk Coğrafyası
Halime BİNGÖL
Halime BİNGÖL
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Halime BİNGÖL
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

" Çocukluk İnsanın Anavatanıdır." Christian Bobin

​ Dün bir yerde bu söze denk geldim... Okuduğum an öylece kalakaldım; içimde bir yerler titredi, ruhumun tam bam teline dokundu. "Ne kadar doğru, ne kadar haklı ve derin bir kelam" dedim kendi kendime. İnsan büyüdükçe, hayatın o bitmeyen telaşında bazen nereden geldiğini, neyle biçimlendiğini unutuyor. Bu söz bana içimdeki o ilk evi hatırlattı. Ben de bu hissi kalbimde tutmakla kalmayıp, siz okurlarımla paylaşmak, birlikte o ilk coğrafyamıza küçük bir yolculuk yapmak istedim.​Çünkü dünyanın neresine gidersek gidelim, cebimizde hep aynı coğrafyanın haritasıyla dolaşırız. Akşamüstü eve dönerken burnumuza çalınan bir tencere yemeğin kokusunda, ansızın fırtına çıktığında içimizi kaplayan o ilk ürpertide ya da dizimiz her kanadığında gayriihtiyari kurduğumuz cümlelerde hep o haritanın izleri vardır. Büyüdükçe boyumuz uzar, unvanlarımız değişir, cebimiz para görür, yeni şehirler keşfederiz... Ama zihnimiz daraldığında, başımızı koyacak bir yer aradığımızda sığındığımız yer hiç değişmez: İlk defa bıkmadan güldüğümüz, korkunca annemizin eteğine saklandığımız, kendimizi ilk kez eksiksiz ve "güvende" hissettiğimiz o ilk topraklar. Çocukluk, takvimdeki birkaç yıldan ibaret geçici bir dönem değil; insanın karakterinin, merhametinin ve güven duygusunun doğduğu asıl anavatanıdır.​
Edebiyatçıların imgelerle anlattığı bu "çocukluk sığınağı", aslında ülkemizdeki kıymetli bilim insanlarının da sıkça vurguladığı son derece somut bir gerçeklik. Merhum Doğan Cüceloğlu’nun yıllarca büyük bir samimiyetle anlattığı "içimizdeki çocuk" ve "geliştiren ebeveynlik" kavramları tam da bu temele dayanır: Soframızda oturan, düşe kalka koşan küçük bir çocuğun, sırf var olduğu için kabul gördüğünü hissetmesi ve dünyayı keşfetme cesaretini o gözlerdeki şefkatten alması tesadüf değildir. Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın da belirttiği gibi, çocuklukta kurulan o sessiz ama güçlü bağlar, insanın tüm ömrüne yayılan ruhsal omurgasını oluşturur. Küçükken arkasında onu tutacak, düştüğünde dizindeki tozu silkeleyip "geçti" diyecek bir elin varlığına inanan çocuk, büyüdüğünde hayatın en sert fırtınalarında bile ayakta kalmayı başarır.​İşin daha derin yanı; bu şefkat, bu dinlenmişlik duygusu beynimizin en ince kıvrımlarına kadar işler. Bugün fMRI cihazlarıyla çekilen beyin görüntülerinde; çocukluğunda başı okşanmış, gözünün içine bakılarak dinlenmiş, koşulsuz sevilmiş insanların yetişkinlikte stres anlarında çok daha sakin kalabildiği açıkça görülüyor. Bir çocuğa verilen içten bir sarılma, masal anlatırken saçında gezinen bir el, sadece o anı güzelleştirmez; gelecekteki o insanın ruhuna zırh örer. Tükürüğümüzdeki stres hormonundan kalp ritmimize kadar vücudumuzun her hücresi, çocuklukta soluduğumuz o ev ikliminin hatırasını taşımaya devam eder.​Yetişkinlik denilen o karmaşık tiyatroda sahne aldığımızda, karşılaştığımız her zorlukta sığınacağımız limanı çocukluğun taşlarıyla örmeye başlarız. Küçükken anlaşılmış, varlığı kutlanmış bir insan, hayatın yenilgileri karşısında kolay kolay dağılmaz. Çünkü onun ruhsal hafızasında, ne olursa olsun geri dönebileceği, kapısı her zaman açık "sağlıklı bir sığınak" vardır. Buna karşılık, çocukluğu fırtınalı ve güvensiz geçen biri; yetişkinliğinde ne kadar büyük başarılar elde ederse etsin, ne kadar çok alkış alsa da içindeki o hiç gidemediği ama hep özlediği anavatanı arayan bir mülteci gibi hisseder kendini. Bitmeyen koşuşturmacalarımızın, bazen durduk yere, en kalabalık odalarda bile içimizi kaplayan o derin yalnızlığın arkasında; aslında çocukluğumuzda yarım kalmış o güven duygusunu tamamlama gayreti yatar.​Çocukluk, insanın zihinsel ve ruhsal omurgasıdır. Yaşımız kaç olursa olsun, ruhumuzun kökleri hep o ilk yılların toprağından beslenir. Bilimin somut verilerle, hayatın ise yaşayarak bize öğrettiği en yalın gerçek belki de şudur: Bir insana, bir çocuğa verilebilecek en büyük, en paha biçilemez miras; ona ömrü boyunca sığınabileceği huzurlu ve güvenli bir çocukluk anavatanı armağan etmektir. İçinde o anavatanın sıcaklığını ve şefkatini taşıyan her insan, hayatın fırtınası ne kadar sert eserse essin, kendi içindeki o güvenli sığınağa çekilip yeniden ayağa kalkma gücünü her zaman bulacaktır.
​Dilerim bu satırlar, sizin de içinizdeki o anavatana sıcak bir selam olur...

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku