Kahvenin serüveni, 900’lü yıllarda Etiyopya’da o uyarıcı etkisinin fark edilmesiyle başlar. Arap Yarımadası’nı aşan bu gizemli yolculuk, 1517 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde Yemen Valisi Özdemir Paşa’nın bu tadı İstanbul’a getirmesiyle bizim topraklarımızda bambaşka bir kimliğe bürünür. O günden sonra kahve, sadece bir içecek değil, kültürümüzün en zarif ortağı olur.
Ayağının tozuyla kahvehanelerin açılmasına öncü olan kahve, toplumun bir araya geldiği, sohbetin demlendiği yepyeni bir sosyal alan açmıştır. Osmanlı döneminde kahveyle kurulan bu bağ, yabancı seyyahların bile dikkatinden kaçmaz. Fransız gezgin Jean de Thévenot, bu tutkuyu ne güzel özetler: “Zengin ya da fakir, her Türk günde en az iki fincan kahve içer. Hatta her koca, eşine kahve temin etmekle yükümlüdür.” Bu küçük nükte, kahvenin o dönemki gündelik hayatın ne kadar vazgeçilmez bir parçası olduğunu gösteriyor.
Eskiden kahve ikram etmek başlı başına bir törendi. Tıpkı bugün olduğu gibi, yanına eklenen her lezzet özenle seçilir; sunum tam bir görsel şölene dönüşürdü. Kahve tiryakiliği denince akla gelen ilk isimlerden biri de kuşkusuz II. Abdülhamid’dir. Kızı Ayşe Osmanoğlu, babasının bu kendine has tarzını hatıralarında şöyle anlatır: “Babamın kahvesi, annesinden yadigâr küçük altın bir tepside, gümüş bir cezve ve porselen beyaz fincanlarla sunulurdu. Fincanlarında kendi markası vardı; ilk fincanı bitirince ikinciyi mutlaka diğer temiz fincanla içerdi.”
Peki, dillerden düşmeyen o “kırk yıllık hatır” nereden gelir? Anlatılır ki; vaktinde Üsküdar’da bilge bir kahveci varmış. Bir gün kahvehanesine gelen bir Yeniçeri, bir Rum gemi kaptanı hariç herkese kahve ısmarlamış. Kahveci ise iki kahve pişirip o kaptanın yanına oturmuş. Yeniçeri öfkeyle “Ona verme demedim mi?” deyince, kahveci sakince cevap vermiş: “Bu senin değil, benim ikramım.”
Aradan tam kırk yıl geçmiş... Sisam Adası’nda büyük bir isyan çıkmış ve bizim Üsküdarlı kahveci esir düşmüş. Tam öldürülecekken, karşısındaki yaşlı Rum onu tanımış. “Bana kırk yıl önce bir kahve ikram etmiştin, seni de o kahveyi de unutmadım,” diyerek kahveciyi serbest bırakmış. İşte vefanın en somut hali, o küçük fincanın içine böyle sığmış.
Yazımı, kültürümüzün bir başka güzel detayı olan “tuzlu kahve” ile noktalamak istiyorum. Gelin ve damat adayının ilk kez bir araya geldiği o heyecan dolu merasimlerde, gelin adayı damadın sabrını ve sevgisini ölçmek için kahvesine tuz katarmış. Eğer damat adayı o tuzlu kahveyi yüzünü ekşitmeden, keyifle içerse; bu, gelinin her haline razı geleceği ve ona ömür boyu sahip çıkacağı anlamına gelirmiş.
Kahve, bizim toplumumuzda sadece bir damak tadı değil; hatıraları birleştiren, dostlukları pekiştiren ve kültürel bağlarımızı güçlendiren en samimi köprüdür. Bir fincan kahvenin kokusunda, aslında koca bir tarihin vefası gizlidir.
