Zamanın Askıda Kaldığı Yer: Bir Hastane Odası ve Güneşe Özlemek
Zamanı hep saatlerin ritmik tıkırtılarıyla, takvim sayfalarının eksilmesiyle ölçmeye alışkınız. Oysa zaman, yalnızca mekanik bir akıştan ibaret değildir; yaşadığımız mekânın duvarlarına, o mekânda içimize çektiğimiz kokulara ve hissettiğimiz derinliğe göre biçim alır. Zaman algısının büsbütün kırıldığı, adeta askıda kaldığı yerlerin başında gelir hastaneler.
Orada gün, güneşin doğuşuyla değil; sabahın ilk ışıklarıyla odaya giren hastane kahvaltısının tepsisiyle başlar. Kronolojik zamanı belirleyen şey artık saatler değil, hemşirelerin ritmik adımlarla tedaviye gelip gidişleridir. Derken kapı aralanır, temizlik personeli "Oda müsait mi?" sorusuyla içeri süzülür. Bir sağdan bir soldan vurur viledayı yere. Temizliğin bitişini ilan eden o tanıdık "Yerlere basmayın" komutu duyulur. Her şey alışılmış, neredeyse robotik bir kodlamanın parçası gibi işler. Zaman ilerledikçe, saatin kaç olduğu ya da günlerden hangisinin yaşandığı, hasta yatağındaki insan için evde unutulmuş kayıp bir eşyaya dönüşür.
Böyle bir zaman diliminde mevsimler de usulca silinir zihinden. Dışarıda yağmur yağmıştır belki ama o odada toprağın kokusu yoktur. Kar yağar, fakat ellerde o serin beyazlık hissedilmez. Bahar gelir, oysa açan çiçeğin rayihası ulaşmaz burnunuza. Öyle bir soyutlanmadır ki bu, pencereden görünen ağaçların yaprakları olmasa hangi mevsimin içinden geçildiğini bile anlayamaz hale gelir insan. Duvarların steril soğukluğu, hayatın en yalın gerçeklerini parantez içine alır. İşte tam da böyle bir odada yatan bir hastanın dudaklarından dökülen şu sade cümle, bir fırtına gibi çarpar insanın yüzüne: "Güneşi çok özledim..."
Bu üç sözcük, basit bir hava durumu arzusu değildir. İçinde özgürlüğü, sağlığı, dışarıdaki hayatın kıpırtısını ve yaşama tutunma çabasını barındıran varoluşsal bir çığlıktır. Günlük koşturmacanın içinde yanından geçip gittiğimiz, hatta bazen şikâyet ettiğimiz o güneş, dört duvar arasında kalan bir ruh için hayatın ta kendisidir.
Frida Kahlo’nun o derin tespiti tam da bu noktada düğümlenir: "Mesele daha çok zaman sahibi olmak değil, sahip olduğun zamanda daha fazla mevcudiyetle var olabilmektir."
Dışarıda, zamana sahip olduğunu sanan yüz binlerce insan akar sokaklarda. Otomatik pilotta yaşanan günler, zihnen başka yerlerde olunan sohbetler, farkına varılmadan tüketilen mevsimler... Zamanımız çoktur belki ama o zamanın içinde "mevcudiyetimiz" yoktur. Toprağın kokusunu duymadan yağmurda yürür, güneşi hissetmeden günleri bitiririz.
Oysa hastane odasındaki o insan, zamanın niceliğinden soyutlandığı o daracık mekânda, güneşin tek bir huzmesine tüm varlığıyla, bütün mevcudiyetiyle muhtaçtır. Bize hayatın asıl trajedisini öğretir bu karşılaştırma: Biri zamanın çokluğu içinde anı kaçırarak yaşar; diğeri ise kısıtlı bir zamanın ve mekânın içinde, hayatın en küçük parçasına duyduğu derin mevcudiyet arzusuyla direnir.
Belki de iyileşmek, sadece hastane odasından çıkmak değildir. İyileşmek; elimizdeki zamanın farkına varmak, pencereden süzülen ışığa, toprağın kokusuna ve tenimize vuran rüzgâra tüm varlığımızla katılabilmektir. Çünkü hayat, takvimdeki günlerin sayısı kadar değil; o günlerin içine ne kadar dâhil olabildiğimiz kadar gerçektir.

Meryem YARAR