Adaletin sadece mahkemelerde değil, vicdanlarda da tecelli etmesini arzuluyoruz. Buna engel olan bir aracın yıkımını, yeni bir yazı serisi ile siz değerli okurların takdirine sunmaya karar verdim: Hukuk ve Medya. Bir hukukçu olarak şimdilerde köşe yazısı da yazmaya başlayınca bir şekilde toplulukların, bazen bilerek bazen bilmeden adaletin tecelli etmesine ne kadar zarar verdiğini somut olaylar üzerinden anlatmaya karar verdim. Adaletin terazisi ile medyanın sınırları arasındaki o ince, bazen de karanlık çizgiyi, son yılların en derin yaralarından biri olan Narin Güran davası üzerinden konuşacağız.
Hukuk; doğası gereği sessiz, derinden ve delillerle ilerleyen bir süreçtir. Ancak günümüzde mahkeme salonlarından önce, sosyal medyanın ve televizyon ekranlarının "toplumsal mahkemeleri" kuruluyor. Tavşantepe köyünde yaşanan o elim hadise sadece bir kayıp ihbarı değil, aynı zamanda hukukun medya eliyle nasıl bir "şov sahnesine" dönüştürüldüğünün de ibretlik vesikası oldu.
Medya: Bilgi Kaynağı mı, Senaryo Yazarı mı?
Narin’in kayboluşunun ardından bölgeye doluşan medya ordusu, bazen gerçeği aramak yerine kendi kurdukları senaryoların doğrulanma sevincini yaşamayı seçti. Gazetecilik, masum bir çocuğun cinayeti üzerinden kariyer inşa etme aracına dönüştürüldü. Henüz ortada hiçbir delil yokken amca-anne ilişkisi gibi sarsıcı iddialar servis edildi ancak aylar süren yargılama sonunda bu iddiaların hiçbiri esas kararda yer almadı. Medyada atılan o "çamur" iz bıraktı ama hukukun süzgecinden geçemedi.
Jandarma ve medya arasındaki tehlikeli iş birliği; soruşturma sürecinde jandarmanın kamuoyu baskısını dindirmek adına bazı gazetecileri "devşirerek" operasyonel bilgiler sızdırdığı, bu yolla toplumun belirli bir yalana ikna edildiği iddiaları dosyaya gölge düşürdü. Özellikle sahte Facebook ihbarları ve sosyal medyada kurgulanan senaryolar soruşturma makamlarını gerçek faillerden uzaklaştırıp "çember daraldı" gibi içi boş manşetlere hapsetti.
Görünmez Kalan "Hayalet"
Medya, Güran ailesini "Şeytantepe" olarak etiketleyip tüm köyü bir "şeytanlar topluluğu" gibi sunarken aslında olay yerindeki en kritik "hayaleti" görmezden geldi. Narin’in son görüldüğü noktaya en yakın evin sahibi olan ve cesedi dereye taşıyan Nevzat Bahtiyar, medyanın "yoksul ve gariban köylü" imajına uygun bir figür olarak sunulunca neredeyse davanın mağduru hâline getirildi. Oysa dijital deliller ve kamera kayıtları, dikkatlerin medyatik gürültüden uzaklaşıp bu "hayalet" üzerine odaklanması gerektiğini fısıldıyordu.
Adalet Kaygısı
Toplumdaki devasa öfkeyi dindirmek isteyen Adalet Bakanlığı, henüz tüm deliller toplanmadan baz istasyonu verileri üzerinden katilleri ilan etti. Bu baskı, Türk hukuk tarihinde eşine az rastlanır bir "jet yargılama" sürecini doğurdu; bir yıl gibi kısa bir sürede dosya Yargıtayda onandı. Ancak aceleyle hazırlanan 14 sayfalık iddianame ve teknik hatalarla dolu raporlar, "Gerçek fail kim?" sorusunu vicdanlarda cevapsız bıraktı.
Sonuç Yerine
Medya, adaletin tecellisine ışık tutması gerekirken Narin davasında bazen o ışığı doğrudan hukukun gözüne tutarak onu kör etti. Hukuk duygularla değil; kurallarla ve delillerle işler. Eğer biz, medyanın kışkırttığı "toplumsal galeyana" kapılıp mahkeme kararlarını alkışlarla ya da yuhalamalarla belirlemeye başlarsak orada adaletten değil, sadece intikamdan bahsedebiliriz.
Narin bugün soğuk toprağın altındaysa ve biz hâlâ "Fail tam olarak kim?" diye soruyorsak bunda medyanın o gürültülü ama içi boş yayınlarının payı büyüktür. Sadece küçük bir empati ile medyanın yaptığının nasıl bir infiale yol açtığını anlamak kolaylaşıyor...
Av. Nebi Emrah Şenlik
