Ekranların soğuk ve ultraviyole mavi ışığı yüzünüze vururken, ruhunuzun derinliklerinde bir yerlerde giderek hissizleştiğiniz oluyor mu?
Sabah uyanır uyanmaz ilk dokunduğumuz şeyin sevdiğimiz birinin eli, ilk gördüğümüz ise sevdiğiniz kimsenin gözleri değil de bir akıllı telefon camı ve ultraviyole soğuk ve mavi ışığı olması, geldiğimiz bu çağın bize dayattığı o büyük paradoksun en somut özeti belki de. Teknolojinin devasa boyutlar kazandığı ve akla gelebilecek her köşeye uzanmış olması bize her an, dünyanın öbür ucundaki birisiyle bile anlık “bağlantı” kurabilme gücü veriyor ama burnumuzun ucundaki, canımızdan kanımızdan kişiler ile bir hatır gönül ilişkisine “bağlanamadığımız” bir kahve buğusında buluşamadığımız tuhaf bir illüzyonun içine hapsediyor.
Dijital çağ bize iletişimin kolaylığını vaad ederken; beklemenin, sabretmenin hazzını da yok etti. Birilerinin sosyal medyada paylaştığı sözüm ona mutlu fotoğraflarını “kalplerken” en son ne zaman gerçekten bir kalbe dokunup içi dolu dolu bir hasbihal ettik sorusunu sorduk mu hiç? Hızı kutsayan derdi dijitalleştiren bu çağ bize derde katılmayı dahi ağlamaklı bir emojiye sığdırdı. Hangi emoji hangi resim yada hangi yazı titreyen bir sesin samimiyetini verebilir ki! Omuza değen bir elin sıcaklığı, göz göze gelmenin içtenliği titreyen sesle “Geçecek inşaAllah” demenin Analog samimiyeti dijital çağda kaybedilen en büyük zenginliğimizdir. Bunca kalabalığın olduğu ve iletişimin bu denli kolay olduğu bu dijital çağda, her birimiz kocaman bağlantıları olan yalnız bireyler olduk. Dijital çağda, analog samimiyeti atlamayarak bu dengeyi sağlamak çok önemlidir, zira insanın benliği samimiyetin özü iledir.

Sefa ÇİÇEK