Edebiyat & Kitap

Perişan edilen her yer bizimdir.

Dünyanın bir yerinde bir çocukağlıyorsa, bir anne evladının hasretiyle içten içe yanıyorsa, bir insan uğradığı haksızlığın altında ezilip sesini duyuramıyorsa; hiçbirimizin hayatı bütünüyle ...

25.10.2026 - 15:06 5 dk'da okuyabilirsiniz.
Perişan edilen her yer bizimdir.
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

Dünyanın bir yerinde bir çocuk
ağlıyorsa, bir anne evladının hasretiyle içten içe yanıyorsa, bir insan uğradığı haksızlığın altında ezilip sesini duyuramıyorsa; hiçbirimizin hayatı bütünüyle yolunda sayılmaz.
Çünkü bazı acılar vardır; yaşandığı yerin coğrafi sınırlarını aşar, hiç tanımadığımız insanların yüreğine kadar uzanır. Bir başkasının yarası insanın kendi vicdanında kanamaya başladığında, artık "uzak" diye bir yer kalmaz. Mesafeler araya duvarlar örebilir, sınırlar insanları ayırabilir; fakat merhametin aşamadığı hiçbir engel olmamalıdır.
Belki de insan olmak tam da burada
başlar: Herkesin kendi derdine
çekildiği, kendi telaşına gömüldüğü bir dünyada; başkasının acısına da yüreğinde yer açabilmekte….
"Hangi dağ efkârlıysa oradayız; perişan edilen her yer bizimdir."
Bu cümle, kuru bir aidiyetten veya slogandan çok daha fazlasını anlatıyor. İnsanlığın ortak yükünü sırtlanmaya dair sarsılmaz bir duruşu simgeliyor. Kendi konfor alanının sınırlarını aşarak başkasının derdini dert edinenlerin, kendisine dokunmayan haksızlıklar karşısında dahi susamayanların duruşudur bu.
Zira bazı acılar uzaktan bakıldığında
"başkasının" gibi görünür; lakin vicdanın kapısından içeri girdiğinde artık hepimizin ortak sızısı olur.
Bir evde ekmek eksilmişse, bir çocuğun çocukluğu elinden
çalınmışsa, bir anne evladının yolunu gözlerken ömründen tüketiyorsa, bir insan sırf hakkını aradığı için eziliyorsa orada hepimize düşen bir sorumluluk vardır.
Acının adresi değişebilir; dili, rengi, coğrafyası farklı olabilir. Fakat insanın gözyaşı, hangi toprağa düşerse düşsün aynı yerden sızar:
İnsanlığımızdan.
Ne var ki çağımızın en büyük
hastalığı kanıksamak. Zamanla acıya da alışıyoruz. Felaketleri birkaç gün konuşuyor, haksızlıkları
gündemimizin izin verdiği ölçüde
hatırlıyor, sonra hızlıca kendi telaşımıza dönüyoruz. Bir başkasının yıkımı bizim günlük akışımızı bozmadığı sürece "uzakta" kalabiliyor.
Oysa uzak dediğimiz her acı, biraz da bizim görmezden gelmemizin bir eseridir. Bazı yaralar unutulduğu için değil, onları hatırlayan ve sahip çıkan kalmadığı için derinleşir.
İşte tam da bu yüzden, insanın kendine şu soruyu sorması şarttır:
Başkasının uğradığı kötülük ve
haksızlık karşısında ne kadar sessiz kalabiliriz ve hâlâ kendimize
"insan" diyebiliriz?
Şüphesiz her acıyı tek başımıza
dindiremeyiz. Her yarayı saracak gücümüz, her adaletsizliği değiştirecek imkânımız olmayabilir.
Fakat çaresiz olmakla duyarsız
kalmak aynı şey değildir. Birinin elinden tutamıyorsak bile düşüşünü seyretmek zorunda değiliz. Bir karanlığı bütünüyle dağıtamıyorsak, en azından bir ışık yakabiliriz. Bazen bir insanın yanında durmak, ona dünyaya karşı yalnız olmadığını hissettirmek bile onun yeniden ayağa kalkmasına vesile olur.
Ancak mesele yalnızca kederli
insanların yanında bulunmak da
değildir. Asıl mesele, onları o kedere mahkûm eden sebepleri görebilmek ve değiştirmek için ses çıkarmaktır.
Yoksulluğu kader, adaletsizliği alışkanlık, zulmü sıradanlık hâline getiren anlayışa itiraz etmeden merhametten söz etmek eksik kalır.
Çünkü gerçek merhamet, yalnızca yara sarmak değil; o yaranın yeniden açılmasına engel olacak bir iradeyi ortaya koymaktır.
Bizim efkârlı dağlarda aradığımız şey
acının kendisi değil, orada unutulmuş olan insandır. Yıkıntılara bakıp iç geçirmekle yetinmek değil; yeniden bir hayat kurulabilmesi için taşın altına elimizi koymaktır. Bir insanın onuru incindiğinde onun yanında durmak, bir halkın umudu kırıldığında o umudun yeniden filizlenebileceğine inanmak ve dünyanın bütün hoyratlığına rağmen vicdanı diri tutmaktır. Çünkü gerçek aidiyet, yalnızca güzel günlerde bir araya gelmek değildir.
Bir yabancının acısında kendinden
bir parça bulmak, hiç tanımadığın birinin hakkı için sesini
yükseltmektir. İnsan, karşılığında hiçbir kişisel çıkar gözetmediği bir İyilik ve adalet mücadelesiyle büyür.
Nerede olduğumuzu soranlara uzun
uzun anlatmaya gerek yok:
Bir dağın ardında keder varsa, bir sokakta umut tükeniyorsa, bir evde sessizliğe gömülmüş bir feryat yükseliyorsa oradayız. İnsanın incindiği hiçbir yer bize bütünüyle yabancı, onurunun çiğnendiği hiçbir mesele bize bütünüyle uzak değildir.
Tarafımız, acının kime ait olduğuna göre değişmez. Haksızlığa uğrayanın kimliğine bakmadan hakkı savunmak, yalnız kalanın elinden tutmak, sesi duyulmayanın sesi olmak esas meseledir.
Ve belki de bütün mesele, dünyayı tek başımıza değiştirecek kadar güçlü olmak değil; dünya
değişmiyor diye insanlığımızdan vazgeçmemektir.
Bizim sınırımız haritalarda değil, vicdanımızın sızladığı yerde biter.
Perişan edilen her yer bizim, susturulan her çığlık yüreğimizindir.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku