Edebiyat & Kitap

Rüzgâr,deniz ve ben.

Bazı yaralar vardır; teni değil, zamanı kanatır. Dışarıdan bakınca görünmezler. İnsan yürür, konuşur, kalabalıkların arasına karışır, gülümser. Kimse omuzlarına çöken görünmez ağırlığı, göğs...

08.07.2026 - 21:29 5 dk'da okuyabilirsiniz.
Rüzgâr,deniz ve ben.
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Yazel Yüsra ÖZNALÇIN
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

Bazı yaralar vardır; teni değil, zamanı kanatır. Dışarıdan bakınca görünmezler. İnsan yürür, konuşur, kalabalıkların arasına karışır, gülümser. Kimse omuzlarına çöken görünmez ağırlığı, göğsünde sessizce büyüttüğü enkazı fark etmez.
Oysa bazen insanın en büyük
savaşı, yalnızca sabah olup gözlerini açabilmektir.
İnsanın kalbi bazen ağır bir
şantiye alanına döner. Yıkımların, yarım kalmış hayallerin ve susturulmuş cümlelerin arasında dolaşırken kendi kendine aynı soruyu sorar:
"Bu yükün altından gerçekten
kalkabilecek mi
?" Dünya senden hep güçlü
görünmeni ister. Hep üretmeni, hep başarmanı, hep ayakta kalmanı bekler. Kimse gecenin en koyu saatlerinde kaç kez kendinle hesaplaştığını, kaç kez vazgeçmekle devam etmek arasında sıkışıp kaldığını bilmez.
Çünkü insanlar çoğu zaman
varılan yere bakar; yürünmüş yolların taşlarına değil.
İtiraf etmeliyim; bazen inancımı diri tutmakta zorlanıyorum.
Umudun sesi, hayatın gürültüsüne karışıp kayboluyor. İçimdeki çocuk bazen usulca, "Galiba bu kez bitti," diyor. İnsan yoruluyor.
Hem de öyle bir yoruluyor ki
bazen bedeninden önce ruhu
dinlenmek istiyor.
Sonra duruyorum.
Gökyüzüne bakıyorum.
Ve kendime aynı cümleyi yeniden fısıldıyorum:
Güneş sadece bir kutuba doğmuyor.
Hiçbir gece, sabahı sonsuza kadar geciktiremez. Mevsimler değişiyor. Nehirler yolunu buluyor.
Ağaçlar en sert kışlardan sonra yeniden tomurcuk veriyor. Belki de hayat bizi yok etmek için değil; üzerimize sinen korkuları, öfkeleri, kibri ve pası söküp atmak için sınava çekiyor.
Çünkü demir ateşte, mermer darbede, insan ise acıda olgunlaşıyor.
Vuruldukça kirim pasım alınıyor.
Her darbe canımı biraz daha
yakıyor belki ama beni biraz daha bana benzetiyor. Çekiç, mermeri parçalamak için değil; içindeki heykeli ortaya çıkarmak için vurulur. Belki de kaderin bize dokunuşu tam olarak böyledir.
Bu yüzden artık yaralarıma başka gözle bakıyorum.
Ben vücudumdaki tüm yara izleriyle gurur duyuyorum.
Çünkü onlar, hayatın beni eksilttiği yerler değil; hayata rağmen ayakta kalmayı başardığım yerler.
Her biri atlatılmış bir fırtınanın sessiz şahidi. Kimi bir ameliyatın izi, kimi bir düşüşün, kimi de kimsenin göremediği ruh yaralarının bedene vurmuş gölgesi...
İnsan bazen en çok yara aldığı yerden olgunlaşıyor.
Ve belki de en güzel tarafı şu: iyileşen yara eski hâline
dönmüyor. Daha dayanıklı, daha güçlü, daha hakiki bir hâl alıyor.
İşte ben de eski ben olmaya
çalışmıyorum artık.
Yaşadıklarımla yoğrulmuş, eksilmiş gibi görünürken aslında tamamlanmış olan o insana dönüşmeye çalışıyorum.
Bütün umudum...
Bir gün yüzüme vuracak bir deniz havasına sebep.
Belki bugün denizi göremiyorum.
Belki bulunduğum yer, tuz kokusundan kilometrelerce uzakta. Ama insan bazen ömrünü, henüz yüzüne değmemiş bir rüzgâra inanarak geçiriyor. Çünkü bazı meltemler önce insanın içine eser.
Ve ben biliyorum...
Bir gün o rüzgâr bana da değecek.
Günler geçecek.
Haftalar...
Aylar...
Belki bugün değil.
Belki yarın da değil.
Ama elbet bir gün.
İyi rüzgâr alan bir balkon
köşesinde oturacağım. Masanın üzerinde yavaş yavaş soğuyan bir çay, gökyüzünde ağır ağır yol alan bulutlar olacak.Yanımda neyi başarıp başaramadığımı umursamayan insanlar...
Beni başarılarımla değil, yorgunluğumla da seven insanlar...
Sessizlikten korkmadığım, kendimi ispat etmek zorunda hissetmediğim insanlar...
Öyle bir kahkaha yükselecek ki o balkondan...
Beni ilk kez görenler, hayatım boyunca hiç mutsuz olmadığımı sanacak.
Varsın öyle sansınlar.
Çünkü insan, acısını en çok iyileştikten sonra saklamayı öğreniyor.
O gülüşün hangi yangınlardan geçtiğini, kaç gecenin sabaha bağlandığını, kaç kez yıkılıp yeniden ayağa kalktığını sadece ben bileceğim.
Ve beni hiç terk etmeyen o inanç...
Bir gün dönüp bugünkü hâlime bakacağım.
Belki buruk bir tebessümle...
Belki sessiz bir teşekkürle...
Ve diyeceğim ki:
"İyi ki vazgeçmemişim."
Çünkü anlayacağım ki insan, bazen büyük zaferler için yaşamıyor.
Bazen bütün umudu; yüzüne vuracak bir deniz havasına sebep oluyor.
Bazen iyi rüzgâr alan bir balkon...
Bazen dost sesine karışan
bir kahkaha...
Bazen yarısı içilmiş bir
bardak çay...
Ve bazen de hiçbir şeyi
kanıtlamak zorunda olmadığını fark ettiği o derin huzur...
Meğer bütün mesele, oraya varabilmekmiş.
Kırılarak ama eksilmeden...
Yaralanarak ama teslim olmadan...
Ezilerek değil, pişerek...
Çünkü bazı yolculukların sonunda
insan bir yere varmaz.
Kendine varır.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku