Bir milleti ayakta tutan yalnızca sınırları değildir; dili, hafızası ve kelimeleridir. Çünkü dil, geçmişten geleceğe uzanan en sağlam köprüdür. Bir ninniyle başlayan, bir şiirle olgunlaşan, bir destanla kök salan Türkçemiz de yüzyılların birikimini taşıyan eşsiz bir medeniyet mirasıdır. Her kelimesinde bir tarih, her deyiminde bir hayat tecrübesi, her cümlesinde bir kültür saklıdır. Böylesine zarif ve köklü bir dili korumak, yalnızca dil bilimcilerin ya da edebiyatçıların değil, bu dili konuşan herkesin ortak sorumluluğudur.
Türkçe bana hep özenle yetiştirilen bir çiçeği hatırlatır. Nezaketle sulandığında açar, emekle beslendiğinde güzelleşir. Fakat ihmal edildiğinde, yabancı otların arasında bırakıldığında ya da hoyrat ellere teslim edildiğinde rengini ve kokusunu yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Bugün ne yazık ki bu çiçeğin yapraklarını solduran en kuvvetli rüzgârlardan biri, sosyal medyanın hızla yayılan yüzeysel dilidir.
Dijital çağ, iletişim biçimlerimizi büyük ölçüde değiştirdi. Artık düşünceler saniyeler içinde tüketiliyor; cümleler kısalıyor, kelimeler eksiliyor, anlam ise çoğu zaman hızın gerisinde kalıyor. İmla kurallarının önemsenmediği, noktalama işaretlerinin gereksiz görüldüğü, yabancı kelimelerin ölçüsüzce dile yerleştiği bu yeni düzen, Türkçeyi zenginleştirmekten çok onu sıradanlaştırıyor. Oysa dil, yalnızca anlaşmanın değil, incelikle anlatabilmenin de adıdır.
Ben bu yeni üsluba biraz da sitemle “TikTok dili ve edebiyatı” diyorum. Çünkü burada önemli olan ne düşüncenin derinliği ne de ifadenin estetiğidir; önemli olan birkaç saniye içinde dikkat çekebilmektir. Duygular birkaç klişe ifadeye, fikirler birkaç kelimeye, hatta bazen tek bir emojinin anlamına sığdırılıyor. “Slay”, “cringe”, “random”, “bro”, “npc” gibi yabancı ifadeler gündelik konuşmaların doğal bir parçası hâline gelirken, Türkçenin aynı duyguyu çok daha güçlü ve zarif anlatabilecek kelimeleri sessizce unutuluyor.
Sorun yalnızca yabancı kelimelerin çoğalması da değildir. “Geliyom”, “gidiyom”, “napıyon”, “yapcam” gibi yazımların mizah adı altında yaygınlaşması, harflerin eksiltilmesi, cümlelerin özensiz kurulması ve anlamın ikinci plana itilmesi, fark edilmeden bir dil alışkanlığına dönüşüyor. Dil alışkanlıkları ise zamanla düşünme alışkanlıklarını şekillendiriyor. Çünkü insan, kelimeleri kadar düşünebilir; kelimeleri kadar hissedebilir. Kelime dağarcığı daralan bir toplumun hayal dünyası da zamanla daralmaya mahkûmdur.
Oysa Türkçe, birkaç saniyelik akımların içine sığdırılabilecek kadar dar bir dil değildir. Yunus Emre’nin hikmeti, Fuzûlî’nin derinliği, Karacaoğlan’ın içtenliği, Yahya Kemal’in musikisi ve Tanpınar’ın zamanı, bu dilin imkânlarının yalnızca birkaç örneğidir. Aynı dilden beslenen bir medeniyetin çocukları olarak bize düşen, geçici akımların peşinden sürüklenmek değil; kelimelerimizin köklerine yeniden tutunmaktır.
Elbette teknolojiye ve sosyal medyaya sırt çevirmek mümkün değildir. Aksine, bu mecralar doğru kullanıldığında kültürün, bilginin ve edebiyatın geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan önemli imkânlardır. Asıl mesele, teknolojiyi kullanırken dilimizin estetiğinden vazgeçmemektir. Çünkü dijitalleşmek, özensizleşmek anlamına gelmez.
Belki de yapmamız gereken şey, sandığımızdan çok daha basittir: Yazarken bir cümleyi yeniden okumak, konuşurken kelimelerimizi özenle seçmek, çocuklara kitap sevgisini aşılamak ve Türkçenin zenginliğini günlük hayatın içinde yaşatmak… Bir virgülün değerini, bir kelimenin ağırlığını ve bir cümlenin ahengini yeniden hatırlamak…
Unutmamalıyız ki bir millet önce kelimelerini yitirir, sonra hafızasını; hafızasını yitiren toplum ise geleceğini inşa etmekte zorlanır. Dilimize gösterdiğimiz özen, aslında kendimize ve kültürümüze gösterdiğimiz saygıdır.
Türkçemiz bir çiçek gibi narin, bir çınar gibi köklü, bir türkü gibi samimidir. Onu gelip geçici akımların insafına bırakmayalım. Kelimelerimizi hoyratça tüketmek yerine onları sevgiyle büyütelim. Çünkü bugün koruduğumuz her kelime, yarının kültürüne bırakılmış en kıymetli mirastır.
Türkçemiz çiçek gibi… Soldurmayalım.

Yazel Yüsra ÖZNALÇIN