Genetik Miras mı, İnanç mı? Ruhumuzdaki Şamanın Ayak Sesleri
Modern hayatın karmaşasında, teknolojiyle çevrili evlerimizde yaşarken bile, içimizde bir yerlerde Orta Asya’nın bozkırlarından kopup gelen kadim bir ses yankılanıyor. Çoğumuz bunun farkında değiliz; biz ona bazen "adet", bazen "gelenek", bazen de "din" diyoruz. Ancak biraz daha yakından baktığımızda, modern kimliğimizin altında gizlenmiş, binlerce yıllık bir şamanın ritüellerini görüyoruz.
Taklit mi, Sadakat mi?
Günümüzde "yaşadığımız inanç ne kadar özgün?" sorusu, aslında bir aynaya bakma eylemidir. Birinin arkasından su dökerken, tahtaya vururken ya da lohusa bir kadının başına kırmızı kurdele bağlarken, bunu neden yaptığımızı gerçekten biliyor muyuz? Yoksa sadece gördüğümüzü mü taklit ediyoruz?
İnsan, doğası gereği bir "anlamlandırma" varlığıdır. Ancak bazen anlam, yerini sadece alışkanlığa bırakır. İşte o an "taklitçi" bir duruş sergilemeye başlarız. Şamanizm, Türk kültürünün o kadar derinlerine işlemiş ki; İslamiyet ile harmanlanırken adeta bir "kültürel DNA" haline gelmiş. Bugün türbelerde bez bağlayan bir teyze ile bin yıl önce bir ağaca adak adayan şaman, aslında aynı spiritüel ihtiyacı, farklı isimler altında gideriyor.
Toprağı Bol Olsun: Bir Kurganın Gölgesi
Ölenin ardından "Toprağı bol olsun" dediğimizde, aslında farkında olmadan kadim Türk kurganlarına selam duruyoruz. Kağanların üzerine yığılan o devasa toprak yığınlarının, bugün dillerimizde bir iyi dilek olarak yaşaması ne kadar çarpıcı değil mi?
Aynı şekilde; nazar boncuğu takmak, "Gök Tanrı"nın maviliğine sığınmak değilse nedir? Kurşun döktürmek (Kut dökme), ruhu arındırma ritüeli değil de nedir? Tüm bu uygulamalar, köklerimizden kopmadığımızın, ancak köklerimizin ne olduğundan koptuğumuzun birer kanıtı.
Bilinçsiz Ritüellerin Tehlikesi
İnsan, yaptığı eylemin kökenini ve nedenini bilmediğinde, o eylem bir "mekanik hareketten" öteye geçemez. "Kutsal" sayılan bu ritüellerin birer şamanik miras olduğunu bilmemek, insanı kendi kültürel ve dini kimliği arasında bir boşluğa sürükler. Etrafımızdaki çoğu kesim, aslında "yaşadığı dini" değil, "aktarılan kültürü" bir din zannederek uyguluyor.
Köklerin Bilinciyle Yaşamak
Gelenekler bizi biz yapan unsurlardır; onları reddetmek köklerimizi inkar etmektir. Ancak bu geleneklerin nereden geldiğini bilmek, bir "taklitçi" olmaktan çıkıp "bilinçli bir mirasçı" olmanın ilk adımıdır. Belki de artık kendimize şu soruyu sorma vaktimiz gelmiştir:
İnandığımız şeyi mi yaşıyoruz, yoksa sadece atalarımızdan kalan o eski ruhun yankısını mı tekrarlıyoruz?