Günümüzün hızlı ve dijital dünyasında ne çok şeyi geride bıraktık... Artık ekmekler poşetli, oyunlar ekranlarda, komşuluklar ise sadece asansördeki kısa bir "Merhaba"dan ibaret. Oysa bir zamanlar hayat, sokak aralarındaki o bitmek bilmeyen oyunların neşesiyle doluydu.
Geçen gün eski bir fotoğraf karesine bakarken döküldü bu mısralar gönlümden. Hani o bakkala koşarken dizimizi kanattığımız, ama canımızın yanmasından çok oyunun yarım kalmasına üzüldüğümüz günlerin hatırına:
Çocuk kalmayı isterdik hepimiz;
Çocuk sesinden inciler dizdiğimiz,
Gözlere masumiyet gizlediğimiz,
Sevip sevildiğimiz o günlerimiz...
Bakkala koşarak gittiğimiz günler,
Eve dönerken ısırdığımız ekmekler,
Üstünden kalan parayla aldığımız kekler,
Annemizden yediğimiz o terlikler...
Şimdi dönüp bakıyorum da; saray gibi evlerimiz yoktu belki ama evlerimizi saray yapan kocaman bir huzurumuz vardı. Kalp kırmaktan korkan, komşu çocuğunun oyuncağına gıptayla baksak da paylaşmayı bilen bir nesildik.
Peki, şimdi ne yapmalı? O masumiyeti geri getiremeyiz belki ama o değerleri çocuklarımıza aşılayabiliriz. Toprağa dokunmayı, bir ekmeği bölüşmeyi, "O ne der?" diye kaygılanmak yerine olduğu gibi görünmeyi onlara biz öğreteceğiz. Çünkü bizim çocuklarımıza verebileceğimiz en güzel miras, kendi çocukluğumuzun o tertemiz ruhudur.
Yazımı şu mısralarla noktalamak isterim:
Evet, özlediğimiz her şey çok uzakta,
Ama çocuklarımız hemen yanımızda.
Güzel namına ne gördüysek hayatta;
Onlara aşılamak, bize en büyük şifa.
