Türkiye’de başarı artık sadece çalışmakla ölçülmüyor.
Kimi zaman bir sınavdan aldığın puan değil, kimin seni tanıdığı belirliyor kaderini. Diploman cebinde duruyor ama kapıları açan çoğu zaman başka bir şey oluyor: “Tanıdık.”
Bu ülkede herkes eşit şartlarda başlar denir. Ama hayatın içine girince o eşitlik cümlesi yavaş yavaş anlamını kaybeder. Çünkü bazıları yarışa birkaç adım önde başlar. Hatta bazıları için yarış hiç başlamadan kazanılmış gibidir.
En acı olan ise şu: İnsanlar buna alışıyor.
“Birini bulmadan olmaz” cümlesi, artık bir tavsiye değil, bir kural gibi konuşuluyor. Gençler çalışmaktan vazgeçtiği için değil, çalışmanın tek başına yetmediğini gördüğü için umutsuzluğa düşüyor.
Oysa liyakat bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü bir yerde hak eden değil de “yakın olan” kazanıyorsa, orada sadece bireyler değil, sistem de kaybeder.
Bir iş ehline verilmediğinde sadece bir kişi mağdur olmaz; o işten etkilenen herkes zarar görür. Çünkü işini bilmeyen birinin yaptığı hata, bir zincir gibi yayılır.
Ama mesele sadece iş değil.
Mesele güven.
İnsanlar artık şunu sorguluyor: “Gerçekten hak ederek bir yere gelebilir miyim?”
Bu sorunun cevabı belirsiz kaldıkça, toplumda sessiz bir kırılma başlıyor.
Kimse yüksek sesle konuşmuyor belki ama herkes aynı şeyi düşünüyor.
Adalet duygusu zedelendiğinde, en büyük kayıp ekonomik değil, ahlakidir.
Ve bir toplumda ahlak aşınmaya başladıysa, en büyük tehlike çoktan kapıyı çalmış demektir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Bir ülkede en değerli şey “tanıdık” mı olmalı…
Yoksa “hak eden” mi?
