WhatsApp Facebook X (Twitter)
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Halime BİNGÖL

Bir Yudum Çay ile Kelam

14.05.2026 - 16:39
4,929 Okunma
Geçen gün meslektaşım, kıymetli Genel Sekreterimiz Ahmet Abi ile telefonda konuşurken ; "Halime, kahve dedin, hatır dedin ama bizim şu çayımızı niye unuttun? Bir de ona el at hele," dedi. Ahmet Abi haklıydı; tırnak açalım biz bu coğrafyanın çocuklarıyız. Damarlarımızda kahve değil, koyu demli bir çay akar. Hele ki Erzurum’un insanın yüzünü kamçılayan o ayazında, kahve sadece bir "misafir" odasıdır; çay evin mutfağıdır, kalbidir, hiç susmayan sesi ve sahibesidir.Şimdi samimiyetle soruyorum size: Hiç düşündünüz mü, biz ne ara bu kadar "çay" olduk? Sahi, su içmeyi unutup neden demliğe sığınıyoruz? Nereden Geldi Bu Dem? Bazen sanıyoruz ki bu çay bizim topraklarımızda hep vardı. Oysa çok değil, şunun şurasında bir asır evveline kadar bir lükstü. İstanbul’un saraylıları gümüş tepsilerde tanıştı onunla. Ama ne hikmetse, geldi bizim Doğu Anadolu’nun bağrına öyle bir oturdu ki, sanki bin yıldır bu topraklarda ekilip biçilmiş gibi... Bence bunun sebebi biyolojik bir zorunluluk değil, tamamen "gönül işi". Bizim gibi sert coğrafyaların insanı, içine dönüktür; çay ise o iç dünyamızın kapısını açan anahtardır. Bakın, modern dünyanın bize servis ettiği "sağlıklı yaşam olgusu diyerek yeşil çayları, meyve çaylarını, buzlu çaylarını zevkle dayatıyor. Estetik olsun, aman keyif olsun diyerek çayın ticarete adım atmasını da sağlamış oluyor büsbütünüyle. Ama bizim buralarda çay, ne bir lükstür ne de sadece keyif. Sobalı evleri hatırlarsınız; o demlik sobanın üzerinde hiç durmadan fısıldar. O ses nedir bilir misiniz? "Ben buradayım, hayat devam ediyor, kapım açık, buyrun gelin" demektir aslında; Erzurum’da birine "Çay içer misin?" diye sormak aslında bir nezaket değil, "Gel biraz dertleşelim" teklifidir. O yüzden asla bir bardakla yetinilmez. O koca semaverler, o devasa çaydanlıklar bitmeden sohbetin altı kapatılmaz. Tarlada sıcağın altında çalışan çiftçinin yanında o eski mataralarda, şimdi ise termoslarda taşınan çay; aslında suyun yerini tutmaz, o "umudun" yerini tutar. Hep bizim bölgeden şehirden bahsederek yol aldım yazımda geniş perspektiften bakacak olursak Dünya en çok çayı bizim tükettiğimiz söyleniyor. Şaşırıyorlar... Oysa şaşıracak ne var? Onlar çayı bir "ritüel" olarak, bir tören gibi içerler; biz ise nefes gibi... Erzurum usulü o ince belli bardaktaki limonun ferahlığına, kıtlama şekerin o dürüst sertliğine hangi modern kafe rakip olabilir ki? Yazı konularımda hep birileriyle konuşuyormuşum gibi gelir size, farkındayım. Çünkü biz, çayı da öyle içeriz. Tek başımıza içtiğimiz çayın bile bir muhatabı vardır zihnimizde. Çay, aslında insanın kendi kendisiyle, geçmişiyle ve dostuyla yaptığı o en uzun, en kesintisiz sohbettir. Siz de öyle hissetmiyor musunuz? Şimdi bu satırları okurken, bardağınızdan yükselen o buharın içinde kimleri görüyorsunuz? Kim bilir hangi anının demi düştü bardağınıza? Hadi, tazeleyin o çayı... Sohbetimiz yeni başlıyor.

DİĞER YAZILAR

Sefa ÇİÇEK

Türkiye Ekonomisi ve Çevresel Faktörler

Mine Aras Nalkıran

VİŞNE AĞACININ DİBİNE DÜŞTÜM

Emrah KILIÇ

Parayı Yönetmenin 7 Altın Kuralı

Nebi Emrah ŞENLİK

Tüketmek Üzerine Bir Takım Mülahazalar

Ayşe Ferda KARAOĞLU

FETİH TABLOSU, FETİH KAPISI VE FETHİN SIRLARI

Ceyhun SERÇEMELİ

Bayram’da Alvarlı Efe Hz.’nden Feyz Almak