Tüketme meselesi üzerine düşünürken şöyle bir tefekkür gelişti: Ne için yaşadığımız, ne için var olduğumuz sorusu ile neden tüketiyoruz, ne kadar tüketmeliyiz, tükettiğimiz her şeyde bir sınır var mı sorularının cevaplarının birbiriyle çok alakalı olduğunu fark ettim.
Öncelikle ne için yaşadığımız sorusu ile başlayalım. Muhakkak her inanıştan, her bakıştan bu soruya farklı cevaplar vermek mümkün. Ancak ben sadece kendi inanç pencerem ve perspektifim üzerinden cevap vermeyi deneyeceğim. Ben bir Müslümanım. Müslüman olarak bir itikat ve inanç çerçevesi ile yaşıyorum. Bir olan ve bizi yaratan Allah'a, bizim için rehber olarak gönderdiği Hz. Muhammed'in (s.a.v.) gösterdiği yoldan giderek kulluk etmek için yaşıyorum. Müslüman olarak bu dünyaya ne için geldiğim açık. Bir imtihan yeri olarak geldiğimiz bu fani dünyada, fani insanlar olarak bir sonsuzluğa gitme hazırlığı içindeyiz. Ne için var olduğumuz sorusuna ise verilecek uzun uzun cevaplar, yazılacak paragraflar var eminim. Ancak okurken size de geçeceğinden emin olduğum bir kelime var bu soruya cevap vermek için: "Sevgi". Bizi yaratan sonsuz kudret ve ilim sahibi Yüce Yaradan bizi sevdi ve yarattı.
İşte tam da tüketmenin felsefesi, bu soruların cevapları üzerinden çok rahat bir şekilde anlaşılabiliyor. Hiçbir inanç ve yaratıcı tanımayan bu sistem, ancak tüketerek ve tükenerek var olmaya çalışan bir kültür ortaya koyuyor. Bizim inancımız olan hakikat ise tam tersi; vererek, üstelik de almadan vererek, katkı sağlayarak sonsuza kadar var olan bir gerçek ortaya koyuyor. Biz geldik ve sonsuz bir diyara gidiyoruz. O yüzden yaptığımız, harcadığımız her şeyin bir hesabı olacağını bilerek yaşamak zorundayız. Bu tüketen kültür ise "Bir daha mı geleceksin sanki dünyaya?" diyerek; en saf, en temiz, en güzel kişileri ve duyguları hatta anları bile tüketerek içten içe sadece yok olan bir sistem inşası içinde.
Bugün insanın içine düştüğü en büyük tuzak, ruhundaki o devasa manevi boşluğu geçici hevesler ve maddi nesnelerle doldurabileceğini sanmasıdır. Hâlbuki insanın manevi alanı asla boşluk kabul etmez. İçimizdeki o sonsuzluk iştiyakını, sınırlı ve sonlu olan tüketim nesneleriyle doyurmaya çalışmak, susuzluğu deniz suyuyla gidermeye benzer; içtikçe daha çok susar, tükettikçe daha çok tükeniriz. Modern çağın o bitmek bilmeyen "daha fazlasına sahip olma" hırsı, aslında insanın kendine ve fıtratına yabancılaşmasından başka bir şey değildir. Çünkü kapitalist sistem, insanın aklını ve ruhunu esir alarak onu sürekli tatminsizlik duygusu içinde kıvranan, sadece tüketim başarılarıyla kendini var hisseden bir nesneye dönüştürmüştür. Sistem, bize sahte ihtiyaçlar dayatarak ve ruhumuzu daraltarak bizleri birer tüketim kölesi hâline getirmeye çalışmaktadır.
Oysa bizim medeniyet kodlarımızda, varlığa ve eşyaya bakışımız mülkiyet hırsı üzerine değil, "emanet" şuuru üzerine bina edilmiştir. Kur'an-ı Kerim, insanın yeryüzünde bir "halife" olduğunu bildirirken, ona doğa ve eşya üzerinde mutlak bir tahakküm hakkı vermez; aksine büyük ve bütüncül bir koruyuculuk görevi yükler. Kâinattaki her şey; dağlar, nehirler, hayvanlar ve hatta aldığımız her nefes, Yüce Allah'ın bize sunduğu kutsal birer emanettir.
Tüketim ideolojisi, statümüzü ve değerimizi "neleri satın alabildiğimiz" üzerinden ölçerken, hakikat bizlere değerimizin "nelerden vazgeçebildiğimiz" ve "neleri karşılıksız verebildiğimiz" ile ölçüleceğini söyler. Sistem bizi "Tüketiyorum, öyleyse varım" demeye zorlarken, inancımız bize komşusu açken tok yatmamayı, elindekini paylaşmayı ve fedakârlığı öğütler. Sadece kendi bencil çıkarlarını düşünen insan modelinin aksine, Müslüman zihin yapısı daima kanaatkârdır, diğerkâmdır ve adaleti gözetir.
Sonuç itibarıyla, evrendeki o muazzam mizanı korumak, hem dış dünyamızı hem de iç dünyamızı muhafaza etmektir. Kendini ve Rabbini bilen bir insan, kâinatı tahrip edilecek bir kaynak değil, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği kutsal bir ayna olarak görür. Bizler, bu fani dünyada sadece birer yolcuyuz. Yolcu, heybesini yolda kendisine ağırlık yapacak geçici heveslerle doldurmaz; o, sadece menzile varmasına yetecek kadarını yanına alır. Yaşama gayemizin O'nu tanımak, O'nu sevmek ve O'nun rızasına ulaşmak olduğunu unutmazsak, tüketim çarklarına kapılmadan, eşyaya mahkûm olmadan varlığın hakkını vererek yaşayabiliriz. Çünkü asıl zenginlik çok mala sahip olmak değil, sahip olduklarıyla yetinip gönül tokluğuna, yani kanaate erişmektir. Ancak bu şuurla hareket ettiğimizde, o her şeyi tüketen kültürün bizi yok etmesine izin vermez; ardımızda sadece sevgi, merhamet ve iyilik bırakarak o sonsuz diyara yüz akıyla göç edebiliriz. Bu yazı serisinde Türk Edebiyatı'nın büyük kalemlerinden birkaç cümle ile son vermekte şöyle bir mesaj amacı taşıyorum; uzun uzun paragraflar büyük kalemlerin ve şairlerin 2-3 cümlesi ile çok rahat ifade edilebilmektedir. Yazımıza üstad Necip Fazıl' ın şu dizeleri ile son verelim:
Bir yer var ki, orada sayı üstü endâze;
Ne solmak, ne yıpranmak, her şey ebedî taze…
Av. Nebi Emrah ŞENLİK
