ÇAY VAR MI ÇAY? Erzurum denilince çay olmaz mı Azizim? Ama asıl mesele çay gibi dursa da; mesele çayı nasıl ve ne ile içtiğin. Çayına katık ettiğin; şekerin hikayesini bir de ben anlatayım dedim müsaade varsa. Soğuk ve uzun kış gecelerinde, misafirperver Erzurum halkının en hassas rutinidir çay. Kimisi çay ile dertlerini demler, kimisi demlik başında bardaklara doldurur içinde birikenleri. Bardaklar boşalır, demliklere su alınır, sohbet sonuna doğru ‘’Tavşan Kanı’’ diye tabir edilen renge varır muhabbetler. ‘’CIRILDIM ÇAYI’’ Demlikler biter ama ev sahibi sizi, O son bardak çayı içmeden yola revan etmez. E tabi muhabbetin en koyu kısmı da son bardağa kalır. Erzurum tabiri ile son bardak çayın ardından gelen, en son bardak çaydır ‘’Cırıldım Çayı’’. Yani öyle ısrarcı bir misafirperverlik. KITLAMA ŞEKER KIRMIZI ÇİZGİMİZ Çay sever olmak ayrı, işin ehli olmak ayrı. İşte kıtlama Şeker tam da bu noktada temas ediyor konuya. Çünkü; kıtlama şekerli çay içebilmek ancak müdavimlerinin becerebildiği bir ustalık işi. Örneğin çayı şekersiz içen ben; çok defa denemiş olmama rağmen şekerin erimesine engel olamayıp, bir bardakta herhalde üç şeker kullanmışımdır. Laf aramızda; bir zamanlar çay ile arası hiç iyi olmayan benim bir gün çay güzellemesi yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Serüveni Çin’de başlayan çay; sırası ile Hindistan, İran, Irak ve oradan da Anadolu’ya ulaşmış. Tabi ki ilk duraklarından biri Doğu illeri olmuş. Önceleri eşlikçi olarak, kuru meyveler kullanılmış. Daha sonra, yine Uzak Doğu’da icat edilen Akide Şeker çıkmış meydana. Ama bu rengarenk; damak çatlatan lezzet güzel olduğu kadar pahalı da. 1930’lu yıllarda ülkemizde Şeker Fabrikalarının açılması ile artık Küp Şeker ile tanışılmış. Çay; kültürümüzün öyle bir parçası haline gelmiş ki, sonrasında Karadeniz Kıyılarımızda yetiştirdiğimiz ‘’ kar görmüş Çay’’ lezzet kalitesi ile emsallerine gıpta ettirmiş. Ülkede kıtlığın ve savaşın kol gezdiği yıllarda bile kış aylarının vazgeçilmezi olmuş çay. Akidenin ulaşılması güç bir eşlikçi olması ve ülkenin, o gün ki şartları yeni bir eşlikçi arayışına itmiş çay severleri. Şeker Pancarından elde edilen şeker sertleştirilerek, önce uzun çubuklar haline getirilmiş. Tabi yokluk günleri; idareli kullanmak şart olmuş şekeri. Oldukça küçük ve zor eriyen bir hale getirmek başarılmış nihayetinde. Kıtlığın, soğuğun ve atlatılan zor yılların; temkinli olma zaruretinin bir sonucuydu belki de bu alışkanlık? Sonrasında Şeker çubuklarını minik minik kesecek bir makas ihtiyacı bile hasıl olmuştu. Adına ‘’Taka Tuka’’ denilen bir makas icat edilmişti ivedilikle. Çay ve Kıtlama Şeker işte böyle birbirini tamamlamıştı sonunda. ‘’Kahve Bahane’’ sözü yıllar içinde amacına ulaşmış gibi gözükse de; çayın hakkı yenmiştir bence. Keyif anlarında içilir kahve. Çay öyle mi ama? Üşür içersin, yanar içersin, keyif için içsen de; aslında çay içmenin hiçbir gerekçesi olmak zorunda değildir. İngilizler, Çinliler ya da Uzak Doğulular için ne ifade eder bilmem ama? Çay bizim için; dost meclisi demek, ‘’Çay koy geliyorum’’ diyebilmek, O tıkırdarken ocakta; aslında bizim dem almamız demek… Hele bir de kıtlama şeker ile limon varsa yanında değmeyin keyfimize. Her ne kadar biz Türkler; limonu çayın içine atıp, nikotinini aldırıyor olsak da; aman siz siz olun sonra o limonu yemeyin! Çinlileri bize güldürmeyin. ‘’Şu Türkler çok akıllı. Çaya limon atıp önce nikotinini alıyorlar. Ama anlayamadık neden sonra o limonu yiyorlar?’’ demişler bizim için. Sanki Türk’ün zekasından bi haberler de, Çin Seddini bizden sebep yapmamışlar gibi. Bakın yine içimde bir mehteran sesi:) Neyse bu da işin magazin kısmıydı. Haydi; yansın semaverler, Taka Tukalarla kırılsın şekerler. İçilsin Tavşan Kanı, kıtlama şekerli çaylar… (Son bir ayrıntı Erzurumlular çayı çok demli içmez. Çünkü bir demlik çay asla yetmez)
Ayşe Ferda KARAOĞLU