Dönem filmlerine karşı her zaman mesafeli bir duruşum vardır; bazen fazla uzak veya abartılı gelirler. Ancak The Help (Duyguların Rengi) tüm bu ön yargılarımı daha ilk yarım saatinde darmadağın etti.
1960’ların Amerika’sında, Mississippi’nin o ağır, baskıcı ve adaletsiz atmosferinde geçen bir hikaye bu. Siyahi hizmetçilerin maruz kaldığı o keskin ırkçılığı izlerken göğsüme bir öküz oturdu derler ya, aynen öyle hissettim. Yaşananların kurgu değil, acı birer gerçek olduğunu bilmek insanı iki kat daha fazla yaralıyor. Adaletsizliğin, ayrımcılığın o soğuk yüzünden kaçamıyorsunuz; film sizi tam kalbinizden yakalayıp o odaların içine fırlatıyor.
O sahneleri izlerken durup düşündüm: 1960'ların Amerika'sında yaşanan bu zulüm, aslında sadece o zamana ve o coğrafyaya ait bir ayıp değil. Irkçılık ve ayrımcılık, dünyanın hangi köşesinde, hangi maskeyle karşımıza çıkarsa çıksın, insanın kendi özüne ihanetidir. Oysa Rabbimiz bizi yaratırken ne tenimizin rengine, ne dilimize ne de dünyalık sıfatlarımıza baktı; O, bizi "insan" olarak yarattı ve en büyük cevheri, yani merhameti tam göğsümüzün ortasına bıraktı. Her şey o yürekte, o kalpte başlıyor ve orada bitiyor. Kalbinde merhamet taşımayan bir insanın, karşısındaki canı sadece rengi yüzünden eksik görmesi, aslında kendi ruhundaki o büyük, o karanlık eksikliğin ta kendisidir.
Ama işin en büyüleyici kısmı ne biliyor musunuz? Film sizi o hüznün içinde boğup bırakmıyor. Karakterlerin arasındaki o sessiz ama her an patlamaya hazır iletişim, gözlerindeki o korkusuz dayanışma beni ekrana kilitledi. "Acaba şimdi ne konuşacaklar?", "Bir sonraki adımda ne olacak?" diye beklerken zamanın nasıl aktığını anlayamadım bile. İnsanlık tarihi boyunca zulüm ne kadar şekil değiştirirse değiştirsin, merhametin ve hakikatin de çeşitli hadiselerle, bazen sessiz bir direnişle günümüze kadar nasıl ulaştığını görüyorsunuz bu hikayede. O kadar akıcı, o kadar ritmik bir anlatımı var ki, sinema sanatının insan ruhuna nasıl bu kadar güzel dokunabildiğine bir kez daha hayran kaldım.
Bu filmi izlemiş olmanın verdiği o garip huzuru ve mutluluğu şu an kelimelere dökmekte bile zorlanıyorum. İçimde hem o haksızlıklara karşı büyük bir öfke hem de insan onurunun, Yaradan'ın üflediği o ruhun galip gelişine dair müthiş bir hafifleme var. Kültürü, dili, geçmişi ne olursa olsun; bence bu dünyada empati duygusunu kaybetmemiş her insanın bu filmde kendine çarpacak, kendi eksikliklerini yüzüne vuracak bir yanı var.
Eğer şu sıralar sizi içine çekecek, hem düşündürüp hem de ruhunuzu doyuracak gerçek bir başyapıt arıyorsanız, listenizin ilk sırasına hiç düşünmeden bu filmi koyun. Ben hâlâ etkisinden çıkamadım, sizin de bu yolculuğa ortak olmanızı, o kalpten kalbe kurulan köprüyü hissetmenizi çok isterim.
İyi Seyirler.

Halime BİNGÖL