Gözlerdeki elem bazen ne uykusuzluğun gölgesidir,
ne de bitmek bilmeyen yolların tozu... İnsan bazen yalnızca yaşamaya çalışmaktan yorulur.
Her sabah aynı gökyüzüne başka bir telaşın yüküyle açar gözlerini.
Aynı sokaklardan geçer, aynı yüzlere ilişir bakışları, aynı ezberlenmiş cümleleri bırakır boşluğa. Sonra bir gün, aynadaki o tanıdık yabancıyla göz göze gelir de ürpererek anlar: Zaman geçip gitmiştir ama insan, kendine uğramayı hep unutmuştur.
Ne gariptir...
Takvim yaprakları sararıp
dökülürken ruhumuz hep aynı donmuş mevsimde kalıyor.
İçimizde yıllardır uyanmayı bekleyen bir bahar, kapısı hiç aralanmamış eski bir ev gibi sessizce bekliyor. Kim bilir kaç defa, "Sonra yaşarım," diye fısıldadık kendimize; hayatı bir sonraki güne, bir sonraki bahara, bir sonraki ihtimale erteledik.
Oysa hayat, beklemeyi sevmeyen, geldiği gibi usulca çekip giden bir misafirmiş.
Bir ağacın serin gölgesinde durup
nefeslenmeyi, yağmurun ilk damlasını avuçlarımızda büyütmeyi, rüzgârın getirdiği kokuyu gerçekten duymayı bile yetişme telaşına kurban ettik.
Dünyanın bütün işlerini
tamamlamaya çalıştık belki ama
hiçbir ânın içinde tamamlanamadık.
Bazen kalabalığın içinde yürürken
tanıdık birini görüyorum sanıyorum. İçimde tarif edemediğim bir sevinç beliriyor, adımlarım hızlanıyor. Yaklaştıkça fark ediyorum ki koştuğum kişi, yalnızca bir yansıma. Sonra gelip kendi suretime çarpıyorum. İşte o an anlıyorum; öyle değişmişim ki ben, artık beni ben bile tanıyamıyorum.
Insan, ömrünü büyük felaketlerin enkazıyla değil; fark etmeden iskaladığı küçük mucizelerin sessizliğiyle eksiltiyor. Güneş her sabah yeniden doğuyor ama çoğu zaman perdeleri açmaya vakit bulamıyoruz. Mevsimler değişiyor, ağaçlar çiçek açıyor, şehirler yeniden kalabalıklaşıyor; biz ise ömrümüzün en güzel günlerini hep "daha sonra" yaşamak üzere bir kenara bırakıyoruz.
Belki de en büyük yanılgımız, hayatı uzun sanmamızdır. Çünkü insan yalnızca yaşlanmıyor;
kendinden de uzaklaşıyor. Bir zamanlar en iyi bildiği yüz, en yabancı surete dönüşüyor. Aynaya bakıyor ama kendini hatırlayamıyor.
Şimdi durup geriye baktığımda; ardımda tamamlanmış günlerden çok, içine hiç varamadığım anlar görüyorum. Yaşanmış gibi görünen ama ruhuma hiç değmeyen mevsimler... İçinden geçtiğim fakat sesini hiç duymadığım şehirler... Bakıp da göremediğim gökyüzü, soluyup da hissedemediğim rüzgâr...
Belki de insanın en büyük
yenilgisi, ömrünü tüketirken yaşadığını sanmasıdır.
Ne bileyim işte.
Sanki yaşamadım da yanından
geçtim her şeyin...Gözlerdeki elem bazen ne uykusuzluğun gölgesidir,
ne de bitmek bilmeyen yolların tozu... İnsan bazen yalnızca yaşamaya çalışmaktan yorulur.
Her sabah aynı gökyüzüne başka bir telaşın yüküyle açar gözlerini.
Aynı sokaklardan geçer, aynı yüzlere ilişir bakışları, aynı ezberlenmiş cümleleri bırakır boşluğa. Sonra bir gün, aynadaki o tanıdık yabancıyla göz göze gelir de ürpererek anlar: Zaman geçip gitmiştir ama insan, kendine uğramayı hep unutmuştur.
Ne gariptir...
Takvim yaprakları sararıp
dökülürken ruhumuz hep aynı donmuş mevsimde kalıyor.
İçimizde yıllardır uyanmayı bekleyen bir bahar, kapısı hiç aralanmamış eski bir ev gibi sessizce bekliyor. Kim bilir kaç defa, "Sonra yaşarım," diye fısıldadık kendimize; hayatı bir sonraki güne, bir sonraki bahara, bir sonraki ihtimale erteledik.
Oysa hayat, beklemeyi sevmeyen, geldiği gibi usulca çekip giden bir misafirmiş.
Bir ağacın serin gölgesinde durup
nefeslenmeyi, yağmurun ilk damlasını avuçlarımızda büyütmeyi, rüzgârın getirdiği kokuyu gerçekten duymayı bile yetişme telaşına kurban ettik.
Dünyanın bütün işlerini
tamamlamaya çalıştık belki ama
hiçbir ânın içinde tamamlanamadık.
Bazen kalabalığın içinde yürürken
tanıdık birini görüyorum sanıyorum. İçimde tarif edemediğim bir sevinç beliriyor, adımlarım hızlanıyor. Yaklaştıkça fark ediyorum ki koştuğum kişi, yalnızca bir yansıma. Sonra gelip kendi suretime çarpıyorum. İşte o an anlıyorum; öyle değişmişim ki ben, artık beni ben bile tanıyamıyorum.
Insan, ömrünü büyük felaketlerin enkazıyla değil; fark etmeden iskaladığı küçük mucizelerin sessizliğiyle eksiltiyor. Güneş her sabah yeniden doğuyor ama çoğu zaman perdeleri açmaya vakit bulamıyoruz. Mevsimler değişiyor, ağaçlar çiçek açıyor, şehirler yeniden kalabalıklaşıyor; biz ise ömrümüzün en güzel günlerini hep "daha sonra" yaşamak üzere bir kenara bırakıyoruz.
Belki de en büyük yanılgımız, hayatı uzun sanmamızdır. Çünkü insan yalnızca yaşlanmıyor;
kendinden de uzaklaşıyor. Bir zamanlar en iyi bildiği yüz, en yabancı surete dönüşüyor. Aynaya bakıyor ama kendini hatırlayamıyor.
Şimdi durup geriye baktığımda; ardımda tamamlanmış günlerden çok, içine hiç varamadığım anlar görüyorum. Yaşanmış gibi görünen ama ruhuma hiç değmeyen mevsimler... İçinden geçtiğim fakat sesini hiç duymadığım şehirler... Bakıp da göremediğim gökyüzü, soluyup da hissedemediğim rüzgâr...
Belki de insanın en büyük
yenilgisi, ömrünü tüketirken yaşadığını sanmasıdır.
Ne bileyim işte.
Sanki yaşamadım da yanından
geçtim her şeyin...

Yazel Yüsra ÖZNALÇIN