Erzurum'da Çarşı, Çeşme ve Mahalle İsimlerine Sinen Medeniyet (çırçır)
"Hele dadaş, bir şehri tanıyacağsan evvela sokaklarına değil, isimlerine bak. Çünkü isimler yalan söylemez; onlar, geçmişin sessiz şahididir."
Uzun zamandır tarihçi dostumla bir araya gelemmemiştik. Hasret de meğer Palandöken'in karı gibiymiş; vakti gelince erir ama gönülden hiç eksilmezmiş.
Bir sabah seherinde, güneş daha Palandöken'in ardından mahcup mahcup yüzünü göstermeden, bilgisayarcı dostumuzun vesilesiyle yolumuz Ilıca Çermik'e düştü. Çermiğin buharı göğe doğru usul usul yükseliyor, sabahın seheri ise insanın yüzünü okşuyordu. Su öyle bir şifaydı ki, sanki yalnız bedeni değil, yüreğin yorgunluğunu da alıp götürüyordu.
Ortalık sakindi...
Bir iki kuş sesi...
Çermikte mermerin yanına...
"Hele gel oturahbir nefes alağ..." dedi tarihçi dostum.
Bizim muhabbet de öyledir dadaş... Çay bardakta durur, kelâm ise asırları dolaşır.
Laf oradan açıldı, buradan geçti; derken geldi Çırçır Mahallesi'ne dayandı.
"Bilisen mi?" dedi.
"Rivayet odur ki vaktiyle Iğdır'ın bereketli ovalarında yetişen pamuklar deve kervanlarıyla Erzurum'a gelirmiş."
Bir an gözlerim kapandı.
Eski Erzurum canlandı zihnimde...
Hanlar dolu...
Kervanlar ardı ardına şehre giriyor...
Çarşıların içinde ustaların tokmak sesleri yankılanıyor...
Çırçır düzenekleri durmadan çalışıyor...
Pamuk lifleri havaya savruluyor; sanki yaz ortasında kar serpiliyor.
İşte "Çırçır" adı da o günlerden kalmış.
Pamuk burada çırçır düzeneklerinde işlenir başka diyarlara uğurlanırmış.
O an düşündüm...
Demek ki Erzurum, yalnızca karın ve soğuğun şehri değilmiş.
Erzurum, aynı zamanda üretimin, ticaretin, emeğin ve bereketin de merkeziymiş.
Zaten dikkat edince insan bunu hemen anlıyor.
Bu şehirde mahalleler de, çarşılar da, çeşmeler de isimlerini rastgele almamış.
Dabakhane...
Orada deri işlenirmiş.
Bakırcılar...
Çekiç sesleri hiç susmazmış.
Demirciler...
Demire şekil verirmiş.
Şabakhane...
Suyun düzenini sağlarmış.
Çırçır...
Pamuğun bereketine can olurmuş.
Her mahalle bir meslek...
Her sokak bir sanat...Kavaflar,Abacılar,Marancılar,Çulfalar,Mutaflar,Keçeciler,Kevelciler,Saraçlar,Dabakhaneler ...
Her çeşme bir dua...
Hanlar
Hamamlar
Camiler
....
Her isim ise alın terinin mühürüymüş.
Hele bir bak dadaş...
Eskiler isim vermezmiş; tarih yazarmış.
Onun içindir ki bugün o sokaklardan geçerken yalnız taşların arasından yürümüyoruz. Bir medeniyetin içinden geçiyoruz.
Dedim ki kendi kendime:
"Hele... Nereden nereye gelmişik..."
Bir zamanlar çırçır düzeneklerinin sesiyle yankılanan sokaklar şimdi sessiz...
Ustaların elleri toprağa karışmış...
Tokmakların sesi dinmiş...
Kervanların izi silinmiş...
Lakin mahalle cami çeşme isimleri hâlâ dimdik ayakta.
Çünkü şehirlerin hafızası bazen kitaplarda değil, bir mahallenin isminde saklı kalır.
Tarihçi dostumla her buluşmamızda bunu yeniden öğreniyorum.
Biz Erzurum'u gezdiğimizi sanıyoruz.
Meğer Erzurum bizi kendi tarihinin içinde gezdiriyormuş.
Bir caminin taşında usta nefesi...
Bir çeşmenin kitabesinde vakıf ruhu...
Bir mahallenin isminde yüzlerce yıllık emek...
Hepsi sessizce konuşuyor.
Yeter ki dinlemesini bilelim.
Hele dadaş...
Erzurum öyle bir şehir ki, taşına kulağını versen tarih fısıldar; çeşmesinden su içsen vakıf medeniyetini anlatır; mahallesine girsen eski bir zanaatkârın alın terini hissedersin.
İşte onun içindir ki Erzurum'u sevmek, yalnızca "Dadaşım." demek değildir.
Erzurum'u sevmek; bir mahallenin adında saklı hikâyeyi aramak, bir çeşmenin kitabesinde hayır duasını okumak, bir çarşının taşlarında ustaların ayak izlerini hissedebilmektir.
Çünkü Erzurum'da çarşılar sadece alışveriş yeri değildir; medeniyetin aynasıdır. Çeşmeler yalnız su akıtmaz; vakıf ruhunu yaşatır. Mahalleler ise sadece evlerden ibaret değildir; asırların emeğini, alın terini ve hatırasını bugüne taşıyan yaşayan birer tarihtir. Çırçır'ın sesi susmuş olabilir... Ama o ses, dadaşın gönlünde hâlâ yankılanır. Ve Erzurum, dün olduğu gibi bugün de, isimleriyle tarih yazmaya devam eder.
