Köyümün Kuytu Yamaçlarında İsli Çaydan Isık Çay
Bazı hasretler vardır; takvim yaprakları eskir, mevsimler değişir, yıllar ömrün omzuna sessizce yük olur; ama onlar hiç eskimez. Çünkü bazı özlemler zamana değil, insanın ruhuna yazılmıştır. Gurbet insana ekmeğini, rızkını verir; fakat yüreğinin en sıcak köşesinde daima doğduğu toprağın kokusu, çocukluğunun sesi ve annesinin duası saklı kalır.
İş icabı daha genç yaşlarda düştük gurbet yollarına. Nice şehirler gördük, nice insanlar tanıdık. Fakat ne yüksek binalar, ne ışıl ışıl caddeler, ne de kalabalık meydanlar; çocukluğumuzun geçtiği o dağların, o pınarların, o dar patikaların yerini tutabildi. Çünkü insanın ilk sevinci de ilk gözyaşı da doğduğu toprağın hafızasına emanet edilir. O emanet, yıllar geçse de sahibini unutmaz.
Şimdi yaz gelip de vakit buldukça yüzümüzü Erzurum'a, köyümüze çeviriyoruz. Bir zamanlar kuzuları güttüğümüz yamaçlara, dizlerimiz yara bere içinde koştuğumuz çayırlara, avuç avuç suyunu içtiğimiz gözelere ve pınarlara, sanki bir vefa borcunu ödemeye gider gibi yürüyoruz. Attığımız her adımın altında bir hatıra uyanıyor; her taş, her ağaç, her patika bizi yıllardır bekleyen eski bir dost gibi sessizce gülümsüyor.
Dağ eteklerinden yükselen kekik kokusu rüzgâra karışıyor. Coşkun sular, asırlardır söyledikleri türküyü bugün de aynı berraklıkla mırıldanıyor. Vadiler yankı oluyor, ormanlar sükût içinde dinliyor. Kuşların cıvıltısı, böceklerin ince nağmeleri, yaprakların rüzgârla ettiği latif sohbet... Tabiat, unuttuğumuz dili yeniden gönlümüze öğretiyor.
Sonra köyün kuytu bir yamacında mütevazı bir ateş yakılıyor. Ateşin üzerinde yılların isiyle kararmış o eski çaydanlık usul usul kaynıyor. Dumanı göğe yükselirken yalnız çayı değil, hasreti de demliyor. O isli çaydan dökülen ısık çay, yüreğin en ücra köşelerine kadar sıcaklık bırakıyor. Bardaklar doldukça gönüller de doluyor. Türküler dudaklardan süzülüyor; önce ateşin başında söyleniyor, sonra dağlara çarpıp vadilerde yankılanıyor. Sanki taşlar, kayalar, ağaçlar bile yıllardır bu ezgileri bekliyormuş gibi derin bir sükûtla dinliyor.
Derken çocukluk arkadaşları birer birer çıkıp geliyor. Kimisi İstanbul'dan, kimisi Ankara'dan, kimisi dünyanın bambaşka köşelerinden... Hayat herkesi rızkının peşinde farklı diyarlara savurmuş. Fakat yazın birkaç günü aynı ateşin etrafında buluşunca zaman geriye akıyor. Beyazlayan saçlar kayboluyor; yerini yalın ayak dere kenarında koşan çocuklar alıyor. Kahkahalar yeniden vadilere karışıyor, hatıralar sanki hiç yaşlanmamış gibi yeniden dile geliyor.
İşte o an insan anlıyor ki gerçek zenginlik; ne servettir ne de makam. Asıl zenginlik, aynı ekmeği bölüştüğün, aynı çeşmeden su içtiğin, aynı dağın rüzgârını ciğerlerine çektiğin, aynı türküyü gönülden söylediğin dostlardır. Bazı insanlar gittikleri yere sadece kendilerini değil; muhabbeti, neşeyi, vefayı ve bereketi de götürürler. Onlar gelince sohbet uzar, kahkahalar çoğalır, zaman güzelleşir.
Şehrin beton duvarları arasında yorulan ruhumuz, bu dağlarda yeniden nefes alıyor. İsli çaydanlığın dumanı yalnız ısık çayı değil, gönlümüzü de demliyor. Çağlayan sular, kekik kokulu yamaçlar, göğe yaslanan zirveler ve dost meclisinden yükselen türküler hep bir ağızdan aynı hakikati fısıldıyor:
İnsan, nerelere giderse gitsin; gönlünün en güzel evi çocukluğunun geçtiği köydür. "Çünkü ömür gurbette geçer; fakat insanın ruhu, çocukluğunu bıraktığı dağların yamacından hiç ayrılmaz. Ve bazı hasretler vardır ki, ancak isli bir çaydanlıktan süzülen ısık çayın buğusunda, dost meclisinin muhabbetinde ve çocukluk hatıralarının serin gölgesinde usulca dinlenir."
