Palandöken Hep Gazaptaydı
Bazı kitaplar vardır; kapağını açtığınız anda yalnızca bir hikâyeye değil, insanın kendi içine doğru başlayan uzun bir yolculuğa da adım atarsınız. Geçtiğimiz aylarda İzmir'de yaşayan kıymetli hemşehrimiz Nevbahar Baydar Hanımefendi'nin zarafetle imzaladığı kitabı elime ulaştı. Erzurum'u anlatan, Erzurum'un ruhunu taşıyan yahut Erzurumlu kalemlerden süzülen eserleri imkân buldukça okumayı ve bu köşede paylaşmayı bir vefa borcu biliyorum. Çünkü şehirler sadece taşla, toprakla değil; onları anlatan kalemlerle de yaşar.
Palandöken'in heybetli doruklarına her baktığımda, bu kadim şehrin yalnızca sert kışların değil, ince ruhların da yurdu olduğunu düşünürüm. Uzun kışların sabrını kuşanan insanlar, baharın ilk cemresini bekleyen topraklar gibi kelimelerini de acele etmeden büyütürler. Belki de bu yüzden Erzurum'dan çıkan her samimi satır, dağlardan süzülen berrak bir pınar gibi gönle dokunur.
Kitabı elime aldığımda, "birkaç sayfa okur, sonra devam ederim" diye düşünmüştüm. Fakat olmadı... Sayfalar birbirini çağırdı; cümleler usul usul gönlüme yürüdü. Bir solukta bitirdim desem, en doğru ifade bu olur. Okurken yalnızca satırları değil, satır aralarında saklanan sessizliği de dinledim. Bazı cümlelerde uzun uzun durdum; çocukluğumun toprak kokulu yolları,caddeleri, yaylalarda esen serin rüzgârlar, dağ eteklerinde açan kır çiçekleri birer birer hafızamın kapısını araladı.
İnsan bazen en derin sızıyı, en çok sevdiği şehirden alıyor. Doğduğu toprağın kokusu, çocukluğunun geçtiği sokaklar, gölgesinde dinlendiği ağaçlar yıllar geçse de insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Gurbet, kilometrelerle ölçülen bir uzaklık değil; hatıraların kalpte bıraktığı ince sızıdır. Bu eser bana bunu bir kez daha hatırlattı.Bazı cümlelerde durup nefes aldım, bazı yerlerde çocukluğumun kapısı aralandı. Yollar birkaç kez kesişti; kimi zaman bir bakışta, kimi zaman bir susuşta… Ve beni en çok, doğduğum topraklar incitti. İnsan bazen en derin yarayı, en çok sevdiği yerden alır; bu yüzden sızısı uzun, hatırası sessiz olur
Sayfalar ilerledikçe zaman yavaşladı. Hüzün zarafet kazandı, acı ise kelimelerin içinde incelerek hikmete dönüştü. Kendimi bazen yüksek kayalıklarda süzülen vakur bir kartalı seyrederken, bazen bir dere kenarında suyun türküsünü dinlerken buldum. Ne tam yağmurdu okuduklarım ne de kar... Tıpkı Erzurum'un uzun kışından sonra gelen ilkbahar gibi; insanın içine ferahlık bırakan, sessiz ve zarif bir mevsimdi.
Kalemin en güzel tarafı, insanı kendi hakikatiyle buluşturmasıdır. Nevbahar Hanımefendi'nin satırlarında da bunu hissettim. Gürültüden uzak, gösterişten arınmış; samimiyetle örülmüş cümleler, okuyucunun gönlünde sessizce yerini buluyor.
Şimdiden biliyorum ki Siyah İnci de aynı dikkat ile yazılıp tamamlanacak ve muhabbetle okunacak. Fakat gönlümün asıl beklentisi başka... Gün gelir de Palandöken'in eteklerinde kardelenler yeniden boy gösterir, çayırlar papatyalarla gülümser, bülbüller güllere türküler söylerse; hayata tanıklık eden, insanı kendisiyle buluşturan, roman tadında yeni bir eseri de aynı zarafetle kaleme alacağınıza inanıyorum.
Çünkü bazı hikâyeler, Erzurum'un baharı gibidir; acele etmez. Sabırla bekler. Mevsimi geldiğinde toprağın bağrından bir çiçek gibi usulca başını kaldırır. Ve en güzel cümleler de, en güzel çiçekler gibi, yalnızca vaktini bulan gönüllerde açar.
