Gözlerini kapattı. Güzel bir şey düşünmeliydi; onu hayatta gerçekten mutlu olduğuna ikna edecek, sığınabileceği bir sahneydi aradığı belki de. Gözlerini kapattı, gönlünün kapılarını sonuna kadar açtı. Kalp atışları, sessiz odada dışarıdan duyulacak kadar gürültülüydü artık. Kendi iç sesinin amansız uğultusundan kendini koruyamıyordu. Düşünmesi gerekiyordu: Mutluluk ve ben... Ne zamandı, sahi en son ne zamandı?
Derken, hafızasının puslu derinliklerinden hayal meyal bir görüntü belirdi gözünün önünde: Elinde sigarası, arkası dönük, kırmızı sweatshirtlü bir adam... Bu görüntüyle bağlantı kurmaya çalışırken kalbi duracak kadar hızlandı. "Kim olduğunu hatırla lütfen, hatırla..." diye yalvardı kendine. Sonra, teninde aniden sıcak bir sarılışın hissi uyandı. Evet, huzur kokan bu anı ne pahasına olursa olsun hatırlaması lazımdı. Gözünden süzülen bir damla yaş yanağından aşağı kaydı, boğazından bir hıçkırık koptu. Öyle bir feryattı ki bu, o tek damla gözyaşının içinden ne büyük yangınların geçtiğini ancak çeken bilirdi. İçi yandı, bedeni yandı, hayatı yandı...
Birden duruldu. Uzun uzun tavana baktı. Hatırlamıştı sanki... Tam o an burnuna taze bir kahve kokusu geldi; yüzünde hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi. Mutluydu; ruhu zamanı bükmüş, o eski ana gitmişti.
Küçük bir ev, küçük bir oda... Tül perdeden sızan hafif bir ışık odayı aydınlatıyordu. Merakla inceliyordu etrafı. Gözü duvarı kaplayan kitaplara takıldı. Sonra tekrar hayranlıkla adama baktı. Sanki onu yıllardır tanıyor gibiydi; sanki adam, kadının içinde sessizce filizlenen ve yavaş yavaş köklerini tüm dünyasına salan bir gizli bahçeydi. İkisi de ayrı koltuklarda oturmuş, dünyadaki her şeyi özgürce konuşabilmenin tadını çıkaran iki eski gönüldaş gibiydi. Yıllardır birbirini aramış da ilk defa çarpışmış iki ayrı toprak parçası gibi... Birleşince verimi artan, birbirini çoğaltan iki düşünce ehli gibi... Fincanlara gözü takıldı; bir erkeğe göre gerçekten şık ve incelikli bir tercihti. Odanın küçüklüğü mü onlara bu samimiyeti yakalatmıştı bilinmez ama sohbet ilerledikçe, kadının düşünceleri adama daha sıkı kenetleniyordu.
Adam, yüzünde muzip bir ifadeyle, "İlk kez birine kahve yapıyorum; kötü olmuşsa bile lütfen 'iyi olmuş' der misin diyerek gülümsetti kadını. Kadın o an içinden, "Sen bana zehir versen bal olur," diye geçirdi. Tabii bunu ona söyleyemedi. Sonradan "Keşke söyleseydim," diye hayıflansa da o eşsiz anı çoktan kaçırmıştı. Evet, "an" denilen şey çok büyüleyici değil miydi? Bir saniyede, belki de bir salisede bir dünya yıkılır ya da yeniden inşa edilirdi. İnsanoğlunun elinde tutamadığı tek şeydi anlar...
Kahveler içilmiş, sohbetin dibine vurulmuştu. Derken odada derin, sessiz bir büyü oluştu. Adam koltuğa uzandı ve başını yavaşça kadının dizlerine koydu. Kadın bir an ne yapacağını şaşırdı; öylesine beklenmedik, öylesine saf bir hareketti ki bu... Sonra parmakları kendiliğinden adamın saçlarının arasında dolaşmaya başladı. Göz göze geldikleri an kadının yanakları alev aldı. Bir elma gibi kızarması adamın çok hoşuna gitmişti; bakışları kadının dudaklarına odaklandı birden. Öpse ne olacaktı sanki? Bu dünyada bir şarap, bir de o dudaklar sarhoş edebilirdi adamı. Ani bir kararla yapıştı dudaklarına. Tutku aşkla birleşince, dünya yansa o an bu ikilinin umurunda olmazdı. Kadın ne olduğunu anlamadan, hiçbir itiraz göstermeden kapıldı bu rüzgara. Dudaklar hayata karşı bir isyan başlatmıştı sanki. İçeride çalan türküler bu isyana eşlik ediyor, dışarıda sicim gibi yağan yağmur gönül defterine unutulmaz bir hatıra daha ekliyordu.
Evet, o an çok mutluydu. Tarifsiz bir aşk, kelimesiz duygular... Hakkı var mıydı gerçekten bu kadar mutlu olmaya? Bir saniyeliğine de olsa her şeyi unutup sadece o anı yaşamak, hatta o anın içinde yok olmak istiyordu. Ama zamanı tutamıyorlardı işte. Saatlerce birbirlerine sarılarak dünyayı ateşe verdiklerini hayal ettiler. "Belki yanan bu dünyada bir karavan alır, diyar diyar gezeriz" planları yapıldı. Belki Ege, belki Akdeniz... Ama hep yollarda, hep yan yana... Bu tatlı düşlerin içinde kayıp gitti zaman. Adamın unuttuğu tüm hisler yeniden uyandı; bir kadına sarılmak, kokusunu içine çekmek ruhuna gönüllü bir kelepçe vurulması demekti. Gerçi adam durumun ciddiyetinin pek de farkında değildi ama kadın çoktan bu amansız akışa kapılıp gitmişti.
Adamın "Kal, gitme," demesini bekledi kadın. Gözlerinin içine baktı uzun uzun. "Oku artık beni. Tut elimden, gitme de..." Bekledi, baktı... Ama sadece kuru bir "hoşça kal" lafıyla kendine gelebildi. Ayrılık vakti kapıyı çalmıştı. Boynunu bükerek, "Son kez sarılmak istiyorum," dedi adama. Yıllardır özlemini çektiği, bir türlü adını koyamadığı o şey tam da buydu işte. İki kolunun arasında adamı öyle bir sarmaladı ki, sanki bırakırsa dünya yıkılacaktı. Sonra boynuna gömdü yüzünü; kokusunu derin derin içine çekti. Veda etmek istemiyordu ama ondan geriye kalacak tek mirasın, hafızasına hapsedeceği o koku olacağını çok iyi biliyordu. Kokladı, kokladı... Ölümsüzlük iksiri gibi içti o kokuyu.
Adam ise sıradan bir durummuş gibi hiçbir şey hissetmiyor, anlamıyordu. Bir duvardan farksızdı o an. Belki de kendini bu şiddetli fırtınaya kaptırmamak için gösterdiği sessiz bir direnişti bu; kendini kilitlemişti ve açmak istemiyordu. Sandıkta saklı kalmış duyguları çoktan küflenmeye başlamıştı ve hisleri, bunu fark edemeyecek kadar soğuk ve donuktu. Kadın adamın elini son bir kez tuttu, "Kendine iyi bak," dedi. Adam arkasını döndü, bir sigara yaktı ve dumanlar arasında uzaklaştı. Kadın sadece baktı arkasından; onun sokakta gözden kaybolmasını bekledi.
Sonra serserice dolaştı sokaklarda. Avucunda adamın elinin sıcaklığı, teninde kokusu... Kendini kaybetmiş bir Mecnun gibi aylakça gezindi. Artık düşünceler değil, amansız bir özlem vuruyordu kalbine. Bir ok gibi saplanıyordu göğsüne, nefes alamıyordu. Adamı aramak istedi ama eli telefona bir türlü varmadı. Onu ne kadar çok sevdiğini o an bir kez daha anladı; artık dünyasının ekseni tamamen o adam olmuştu. Eve vardığında, yemek yemeyi bile unutan o kadın, artık tam anlamıyla bir aşk sarhoşuydu. Korkusuzca, kana kana içmişti sevda suyundan. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını çok iyi biliyordu. Ama olsun, seviyordu ya... Hem de çok, her şeyden çok...
Ne diyordu şair: "Sen bana yar da olsan, yara da olsan; yeter ki sen ol... Yeter ki sen ol."
"Seviyorum!" diye haykırdı içinden. Yetmedi; bir sokak serserisi gibi evdeki müziğin sesini sonuna kadar açıp bağıra bağıra, feryat figan eşlik etti şarkılara. Seviyordu işte, çok seviyordu...
Bu mutlu anı düşündükçe hafızası yavaş yavaş yerine gelmeye, sis perdesi dağılmaya başladı. Bileğinden akan o sıcak kanı artık hiç umursamıyordu. İçinden bir kez daha haykırdı: "Seviyordum ya! Hem de çok seviyordum!"
Sahi, ne olmuştu bu büyük aşka? Durdu ve derin, dipsiz bir düşünce sarmalına daldı. Sonu nasıl bitmişti... Ya da gerçekten bitmiş miydi?

Meryem YARAR