Tarih genellikle galiplerin kalemiyle yazılsa da, toprağın derinlerinde yankılanan sessizlik bazen kitap sayfalarından daha derin hikayeler anlatır. Erzurum’un tarihi de bu niteliktedir. Bu şehir sadece düşman istilasını değil, insanlığa utanç verecek derecede acı tecrübeler de yaşamıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nın en karanlık dönemlerinde, Rus ordusuyla hareket eden bazı Ermeni silahlı grupları, Doğu Anadolu’daki birçok yerleşim yerine saldırılar düzenledi. Erzurum, Ilıca, Pasinler, Narman ve çevre köylerdeki yüzlerce aile evlerinden zorla koparıldı. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar savaşın bir parçası değildi ama en ağır bedeli onlar ödedi.
Tarihin tanıklıkları ve Osmanlı arşivleri, köylerin ateşe verildiğini, evlerin yakıldığını, kaçamayan sivillerin öldürüldüğünü ve insanların açlık ile soğukta ölüme terk edildiğini aktarıyor. Erzurum’un kurtuluşundan sonra bulunan toplu mezarlar ve harabe haline gelen mahalleler, savaşın yalnızca cephede yaşanmadığını kanıtlıyor.Bu anlatılanlar yalnızca ölümü değil, yakınlarını gözleri önünde kaybeden anneleri, yetim kalan çocukları ve günlerce enkaz altında kalan insanları da kapsar.
İnsan onurunu hedef alan şiddetin en acı örnekleri bu topraklarda yaşanmıştır. Tarihî kaynaklar sivillere yönelik ağır kötü muamele, işkence ve infaz iddiaları içeriyor; bu anlatılar bölgenin hafızasında nesilden nesile aktarılıyor. Ancak bu olayların tüm ayrıntıları konusunda tarihçiler arasında farklı görüşlerin bulunduğu da göz ardı edilmemelidir.
Günümüzde dünya 1915’i tartışırken Erzurum’un yaşadığı acılar çoğu zaman dikkate alınmıyor. Adalet, yalnızca bir tarafın gözyaşına odaklanmamalıdır. Erzurum’un toprağı da masum insanların kanını barındırıyor. Bu gerçeği görmezden gelmek, tarihin bir bölümünü eksik okumaktır.
Acılar yarıştırılamaz. Bir annenin evladını kaybetmesi her milletten insan için aynı acıdır. Ancak adalet de seçici olamaz. Tarihten söz edeceksek, Erzurum’da öldürülen, yerinden edilen ve büyük zorluklar yaşayan siviller de aynı ciddiyetle hatırlanmalıdır.Çünkü Erzurum’un sessiz çığlığı, sadece bir şehrin değil; unutulmaya terk edilmiş bir hafızanın çığlığıdır.
Tarihin görevi bu sesi bastırmak değil, tüm yönleriyle anlamaya çalışmaktır.
