Hangi saikle olduğunun bir önemi olmaksızın, dolandırılma ülkesi olduğumuz gerçeği artık yadsınamaz bir hakikate dönüştü. Birileri devleti överek, birileri devleti yererek, birileri zengin etme vaadiyle, birileri kısa yoldan köşeyi döndürme vaadiyle; bir şekilde, bir şeyler vaat ederek bu milleti dolandırmanın çok kolay olduğu ortada. Peki ama neden? Bu millet neden bu kadar kolay kandırılabiliyor? Bunu tespit etmek pek kolay gözükmüyor. Ama irdelemekte fayda olacağı kanaatindeyim.
Evvela mesleğin bize yüklediği borcu ödeyelim.
Ahbap Derneği hakkında yürütülen soruşturma henüz bir yargı hükmü değildir. Tutuklama, mahkûmiyet demek değildir. İddialar ciddidir; suçlamaları reddeden savunmalar ve kamuoyuna açıklanmış bazı denetim raporları da vardır. Bu raporların soruşturma konusu işlemleri ne ölçüde karşıladığına, iddiaların doğru olup olmadığına ve herhangi bir suçun oluşup oluşmadığına sosyal medya mahkemeleri değil, yargı mercileri karar verecektir. Bu sebeple hiç kimseyi peşinen suçlu ilan etmek de hiç kimsenin önüne peşinen masumiyet beratı koymak da bir hukukçuya yakışmaz.
Fakat bir ceza dosyasının sonucunu beklemekle, o dosyanın toplumda açtığı yarığı konuşmak aynı şey değildir. Çünkü burada tartışılan yalnızca birtakım banka hareketleri değil; emanet duygusudur.
Ahbap, kelime olarak dost demektir. Dost ise arkanı döndüğünde kasanı boşaltan değil, arkanı dönebilecek kadar güvendiğin kişidir.
Hele söz konusu bağış parasıysa mesele daha da ağırdır. Bağış, zenginin cebinden taşan fazla para değildir her zaman. Bazen bir emeklinin maaşından kıstığı yüz liradır. Bazen çocuğuna alacağı montu erteleyen annenin gönderdiği üç yüz liradır. Bazen de enkaz başında hiçbir şey yapamamanın mahcubiyetini bir nebze hafifletmek isteyen insanın, “Hiç değilse buna gücüm yetti” diyerek uzattığı eldir.
Kâğıt kadar hafif görünen o para, vebal kadar ağırdır.
Dolayısıyla yardım için toplanan bir liraya ilişkin şüphe, sıradan bir ticari uyuşmazlıktan daha büyük bir hasar doğurur. Çünkü eksilen sadece kasadaki para olmaz; toplumun bir sonraki felakette göstereceği merhamet de eksilir. İnsan yeniden bir yardım çağrısı gördüğünde önce elini cebine değil, zihnini şüpheye götürür. Gerçekten ihtiyacı olanın sesi, daha önce kötüye kullanıldığı düşünülen güvenin duvarına çarpar.
Dolandırıcı herkesin aynı zaafını aramaz; herkesin ayrı kapısını çalar.
Birine kazanç satar, ötekine aidiyet. Bir başkasına korkudan kurtuluş, diğerine iyilik yapmanın huzuru veyahutta bir şeye körü körüne duyulan kin duygusu…
Ahbap soruşturmasını geçmişteki saadet zincirlerinden ayıran nokta da tam burasıdır. İnsanlar buraya para kazanmak için değil, bir başkasının derdine ortak olmak için para verdi. Yani istismar edildiği iddia edilen şey tamah değil, vicdandır.
Vicdanın istismarı, paranın istismarından daha tehlikelidir. Para yeniden kazanılır belki; fakat toplumsal güven bir kez kırıldı mı onu yerine koyacak bir banka şubesi yoktur.
Hukuk, dolandırıcılık suçunu değerlendirirken hileli davranışı, aldanmayı, oluşan zararı ve sağlanan haksız yararı arar. İlk mesele mağdurun kaç okul bitirdiği yahut ne kadar zeki olduğu değildir. Çünkü en akıllı insanın da kör noktası vardır. Hatta bazen insanı aldatan cehaleti değil, kendisine fazla güvenmesidir.
“Beni kimse kandıramaz” cümlesi, dolandırıcının kapıdan içeri girmeden önce duymayı en sevdiği cümle olabilir.
Bir de dolandırıldıktan sonra mağduru küçümseme alışkanlığımız var.
Peki ne yapacağız? Herkesten şüphe edip iyilikten mi vazgeçeceğiz?
Elbette hayır.
Fakat iyi niyetimizi sağlam bir denetime bağlayacağız. Bağış yaptığımız kurumdan makbuz istemeyi ayıp saymayacağız. Denetim raporuna, yönetim yapısına, paranın hangi hesaba girdiğine ve nasıl harcandığına bakacağız. Tanınmış bir yüzü bilanço, milyonlarca takipçiyi faaliyet raporu, güzel bir konuşmayı da bağımsız denetim zannetmeyeceğiz.
Şeffaflık, güvensizliğin değil güvenin ispatıdır.
Bilhassa şunu öğrenmemiz gerekiyor: Soru sormak kötülük değildir. “Bu para nereye gidiyor?” diye soran kişi merhametsiz olmaz. Aksine, gerçek ihtiyaç sahibinin hakkını korur.
İyilik kişilere duyulan hayranlıkla değil, kurallara bağlılıkla ayakta kalır. Şahsın karizmasına yaslanan güven, şahıs sendelediğinde yıkılır. Kurum dediğiniz şey, tam da şahısların zaafına rağmen emaneti koruyabilmek için vardır. Halk ve kitleler bir şeyi iyi yaptığını düşündüğü kişinin her şeyi iyi yapabileceği gibi bir düşünce içerisindedir. Alakası yoktur. Özellikle bir yardım kuruluşu organizasyonu kurmak büyük bir bilgi birikimine ve bilgiye muhtaçtır. Koskoca bir devletin yapamadığını bir kişinin yapabildiğine inanmak; basit bir hata değildir. Burada gerçekten bunu düşünen insanların kendini ciddi şekilde sorgulaması gerekir.
Elbette afet anında sürat gerekir. Fakat sürat, hesabı ortadan kaldırmaz. Aciliyet, denetimsizliğin mazereti değildir. Gerçekten şeffaf olan sorudan rahatsız olmaz; gerçekten hayırlı olan kayda girmekten kaçmaz.
Ahbap soruşturmasının sonunda nasıl bir karar çıkacağını bugün bilmiyoruz. Belki iddiaların bir kısmı çürüyecek, belki bir kısmı mahkeme hükmüne dönüşecek. Buna yargı karar verecek. Fakat bizim çıkaracağımız ders için hükmün kesinleşmesini beklememiz gerekmiyor. İsimlere teslim olmamayı, kuruma ve kurala bakmayı; güvenmekle gözünü kapatmanın aynı şey olmadığını bugün de öğrenebiliriz. Özellikle devletin yüzyıllardır olan kültürüne ve tecrübesine basit düzeyde kişilerin alternatif olmayacağını her vatandaş bilmelidir.
Yoksa tarih yine kendini tekrar edecek.
Sülün Osman’ın köprüsü bir gün uygulama olacak, bir gün kripto para, bir gün yardım kampanyası…
Biz her seferinde şaşıracak, her seferinde “Bu kadarı da olmaz” diyeceğiz.
Oysa oluyor.
Çünkü dolandırıcının adı, yüzü ve kullandığı teknoloji değişiyor; fakat ona kapıyı açan anahtar aynı yerde duruyor:
Sorgulanmamış güven.
Biz her olaydan sonra bir müddet “ah” ediyor, ardından meseleyi kapatıp hayatımıza devam ediyoruz. Dolandırıcılar ise bizim unuttuğumuz yerden yeni bir bap açıyor.
Neticede ahımız gidiyor, bapları kalıyor. Şimdi bu kadar derin bir meseleyi üstad İsmet Özel'in şu dizeleri ile noktalayarak bir iç hesaba kapı aralayalım:
"İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır Ya Sen Gel Ya Beni Oraya Aldır..."
