Neyleyim Köşkü, Neyleyim Sarayı…
Temmuzun son demleriydi…
Palandöken'in zirvesinden usul usul inen akşam, göğün mavimsi kızıl renklerini serpiştiriyordu. Gün boyu güneşin ısıttığı taşlar, yaylalardan esen serin yelle derin bir nefes alıyor; Çağlayan sular,asırlardır bildikleri o kadim türküyü mırıldanarak ovanın kalbinden akıp gidiyordu.
Oltu taşından dizilmiş bir tesbih, ihtiyar bir dadaşın parmakları arasında ağır ağır dönüyor; semaverin ince dumanı, tandırdan yükselen lavaş kokusuna karışıyor; uzaktan gelen akşam ezanı, minarelerden yükselip Abdurrahman Gazi'nin yamaçlarına kadar bütün şehri rahmet gibi sarıyordu.
İşte o vakit insanın içine, tarifi olmayan ince bir sızı düşüyor…
Çünkü bazı şehirler yalnız görülmez…
Yaşanır…
Sevilir…
Ve insanın kalbinde ömür boyu tüten bir semaver gibi hiç sönmez.
Tam da o anda, yıllardır dillerden düşmeyen o türkü, rüzgârın kanadına binip usulca gönle konuyor:
“Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı…
İçinde salınan yar olmayınca…”
Bir şehri şehir yapan, harcındaki taş değildir; insandır, muhabbettir, vefadır, ahlaktır.
Bugün de Erzurum bütün ihtişamıyla ayakta…
Palandöken yine heybetli…
Akarsuları yine aynı sadakatle akıyor…
Dağlar yerinde…
Yaylalar yerinde…
Camiler yerinde…
Semaverler hâlâ tütüyor…
Fakat insanın içine, tam şurasına ince bir sızı düşüyor.
Çünkü çağa yenilen bir şeyler var…
Sessizce…
Kimseyi incitmeden…
Kimse fark etmeden…
Usul usul eksiliyor…
Erzurum'un canım köylerinde , sokaklarında artık çocuk sesleri eskisi gibi yankılanmıyor. Kapıları ardına kadar açık, güven kokan evlerin pencereleri mahzun bakıyor. Avlular sessiz… Harmanlar sessiz… Çeşmeler sessiz… Tandırların ateşi daha seyrek yanıyor. Semaverlerin etrafında dünyayı güzelleştiren o uzun sohbetler giderek azalıyor.
Şehirde, ilçelerde ve daha nice köyde apartma dairesinde yaşlı ana babalar, ömür verdikleri topraklara bakarak yolların ucunda belirecek bir evlat gölgesini bekliyor. Öpülesi eller dizlerinde, gözleri uzaklarda… Sanki her akşam güneşle birlikte umutlarını da ufka uğurluyorlar.
Bir zamanlar düğünlerin, imecelerin, bayramların, kış gecelerini ısıtan masalların ve ciğer yakan türkülerin eksik olmadığı bu kadim topraklar, bugün gurbetin bıraktığı ağır sessizliği dinliyor.
Elbette yollar yapıldı…
Köprüler kuruldu…
Binalar yükseldi…
İmkânlar çoğaldı…
Ama insanı insan yapan hazineler, hiçbir çağın teknolojisiyle geri getirilemiyor.
Örflerimiz…
Âdetlerimiz…
Komşuluğumuz…
Mahalle kültürümüz…
Büyüklerin duası…
Küçüklerin edebi…
Sofraların bereketi…
Kapıların kilitsiz güveni…
Ve hepsinden öte, Erzurum'u Erzurum yapan o zarif ahlak,o değerleri...
İşte korkum odur ki; bunları kaybedersek yalnız köyler ıssızlaşmayacak…
Kalpler de tenhalaşacak.
Çünkü insanı yalnız bırakan kilometreler değildir.
Asıl yalnızlık, aynı sofrada oturup aynı gönülde buluşamamaktır.
Asıl gurbet, insanın kendi şehrinde bile çocukluğunu bulamamasıdır.
İşte o zaman o türkü, yalnız bir ezgi olmaktan çıkar; bir medeniyetin sessiz feryadına dönüşür:
“Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı…
İçinde salınan yar olmayınca…”
Köşkler yapılabilir…
Saraylar yükselebilir…
Şehirler büyüyebilir…
Ama içinde vefa yoksa…
Komşu komşunun sesini duymuyorsa…
Yaşlılar yalnız, çocuklar sokaksız kalmışsa…
Köylerin bereketi, yaylaların kahkahası, sofraların muhabbeti eksilmişse…
Gerisi, ruhunu kaybetmiş betondan ibarettir.
Ey Erzurum…
Sen yalnız dağlarınla değil, insanınla güzelsin.
Yalnız çağ kebabınla değil, onu bölüşen cömertliğinle güzelsin.
Yalnız Palandöken'inle değil, eteğinde edep ve merhametle büyüyen çocuklarınla güzelsin.
Ve inanıyorum…
Bir gün yine köylerden çocuk sesleri yükselecek.
Semaverler daha gür tütecek.
Tandırlar yeniden bereket kokacak.
Büyüklerin duası ile küçüklerin kahkahası aynı taş avluda yeniden buluşacak.
Çünkü Erzurum'u Erzurum yapan yalnız taşı, dağı, suyu değildir.
Erzurum'u Erzurum yapan; ahlakı, irfanı, vefası ve birbirini "yar" bilen insanlarıdır.
Ve bu yüzden, bugün de aynı sızıyla mırıldanıyorum:
“Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı…
İçinde salınan o kadim Erzurum ruhu olmayınca…”
