Abdurrahman Gazi’nin Şehri
Yazın en hararetli, en hırçın günleri yaşanıyor .Güneş, göğün tam ortasında susmayan bir ateş gibi duruyor; ışığını cömertçe dağıtırken insanın içine çöken serinliği ısıtamıyordu. Uzaklarda titreyen seraplar, hakikatin bazen göz önünde olduğu hâlde nasıl görünmezleştiğini anlatıyordu. Rüzgâr, olgun başakların arasından geçerken sanki kelimeleri incitmekten korkuyor; taşlar, toprak ve gökyüzü uzun bir suskunluğun yükünü birlikte taşıyordu.
İşte o sessizliğin içinde, yüksek dağların eteklerinden inen sert ama temiz bir rüzgâr, asırlardır değişmeyen bir karakteri fısıldıyordu. Bu şehir, ayazı kadar vakur, taşı kadar sabırlı bir şehirdi. Burada insanlar her zaman hatasız değildi; fakat vicdanları kolay kolay kirlenmezdi. Yanlışın yanında görünenler olurdu, ama hakikatin karşısında ömür boyu kalabilen pek azdı.
Burası Erzurum’du; haksız bir durum karşısında eğilmeyen başın, en doğruyu bulmak için gerektiğinde en uzak kapıyı çalmaktan çekinmeyenlerin şehriydi. Rivayet edilir ki, burada adalet yalnızca mahkemelerin değil, vicdanların da meselesiydi. En doğru hükmü bulmak için Medine’ye, Hz. Ömer’in adaletine müracaat edecek kadar hakkı yücelten bir anlayışın izleri bu toprakların hafızasına işlemişti. Bu yüzden Abdurrahman Gazi’nin adı yalnızca bir tarih hatırası değildir; o, bu şehrin vicdanında yaşayan ölçünün, doğruluk karşısında eğilmeyen iradenin ve hakka hürmet eden karakterin sessiz sembolüdür.
İnsan beşerdir. Kimi zaman korkuya, kimi zaman kalabalığın cazibesine, kimi zaman da gücün gölgesine sığınabilir. İnsanoğlu zaman zaman beşerî zaaflara düşebilir; menfaatin ya da yanlışın rüzgârına kapılıp hatanın yanında saf tutmuş gibi görünebilir. Fakat bu durum çoğu zaman yanıltıcı bir durgunluktan ibarettir. Çünkü bilir ki, bazen en yakınındaki yanlışa karşı durmak, en ağır bedelleri peşinen ödemeyi gerektirir. O an doğruyu söylemek, yalnız kalmayı göze almaktır; üstelik hemen hiçbir faydası yokmuş gibi görünür. Sadece insanın tarafını belli eder.
Bu yüzden bazen susar. Fakat bu suskunluk teslimiyet değil, karakterin en ağır imtihanıdır. Gücü yetmediğinde sükûta bürünür; fakat o sükût, korkunun değil, sabrın dilidir. Dağların gölgesinde büyüyen insanlar, rüzgârın yön değiştireceği vakti beklemeyi de bilir.
O hüzün ikliminde kelimeler yetimdi. Cümleler dudaklardan dökülmeye görsün, yaralı kuşlar gibi yeniden insanın içine sığınıyordu. Tefekkürün hürce esmediği zamanlarda akıl, kendi gölgesinden bile çekinir hâle gelmişti. İnsan bazen konuştuğu için değil, içinde taşıdığı düşüncenin hissedilmesinden korkuyordu. Kalabalıklar parıldayan yalana hayran olurken, mahcup vicdanlar sessizce geri çekiliyor; görünmeyen acılar bu şehrin taşına ve toprağına emanet ediliyordu.
Fakat bu geri çekiliş bir kabulleniş değildi. Bu şehrin derinlerinde görünmeyen bir ölçü vardı. Menfaat geçiciydi; vicdan ise taşın hafızası gibiydi. Üzeri karla örtülür, fırtınalarla yıpranır ama tamamen silinmezdi. Dışarıdan bakıldığında suskun görünen o insanlar, aslında içlerinde büyük bir hesaplaşma yaşarlardı. Çünkü burada doğruluk, yalnızca bir söz değil; nesilden nesile taşınan sessiz bir emanetti.
Nice insanlar iftiralarla gölgelenir, emekleri görünmez olur, isimleri sessizliğe gömülür. Zaman, bazen haksızlığı güçlü gösterir. Fakat bu şehrin insanı bilir ki, kar ne kadar kalın yağarsa yağsın, bahar toprağın yolunu unutmaz. Sabır, burada zayıflık değil; vakar sahibi olmanın en sessiz hâlidir.
İçlerine akan nehirler, görünmeden derinleşir. Su kayaya çarpar; kaya hemen yumuşamaz, ama su kendi yolunu bulur. İşte bu şehir de böyledir. Yanlışın içinde kalanlar bile ebediyen onunla kalamazlar. Çünkü vicdan, uzun süre kiracı değildir.
Sonra bir gün rüzgâr yön değiştirir. Dün alkışlananlar unutulur, dün yalnız kalanlar hatırlanır. Sis dağılır, maskeler düşer, insan kendi kalbinin önünde durmaktan kaçamaz. İşte o vakit bu şehir, bütün tereddütlerinden sıyrılır. Menfaatin değil, hakkın yanında yerini alır. Çünkü dadaşlık yalnızca cesaret değildir; gerektiğinde kendi yanlışına da karşı durabilmektir. Asıl yiğitlik, gücün peşinden gitmek değil, hakikatin arkasında yürüyebilmektir.
Gerçek karakter, fırtına sırasında değil, fırtına dindikten sonra belli olur. Çünkü herkes güneşe dönebilir; asıl olan, karanlıkta yönünü kaybetmemektir. Bu şehir bazen geç kalır gibi görünür; ama hakikate sırtını dönmez. Taşı serttir, sözü ölçülüdür, vicdanı derindir.
Gün gelir, adalet yeniden hakikati tartar. İsimler silinir, unvanlar unutulur; geriye yalnızca kimin nerede durduğu kalır. O zaman anlaşılır ki en gür ses, en uzun suskunluğun içinden doğarmış. Ve Erzurum, Abdurrahman Gazi’nin emanet ettiği o sessiz vicdanı hâlâ taşıdığı için, bütün kırgınlıklarına rağmen dimdik ayaktadır.
