Bir Zamanlar Evler Cennetten Bir Köşeydi (II)
Irmaklar yatağını değiştirdiğinde önce suyun sesi değişir. Kıyılar sessizce çözülür, söğütler kurur, kuşlar başka dallara göç eder. İnsan uyandığında ise eski nehir artık sadece haritalarda bir çizgidir. Aile de böyledir; bir milletin aktığı en derin nehir yataktır. O yatak çatladığında yalnız evler değil; mahalleler, şehirler ve en nihayetinde insanın insana bakışı değişir.
Eski Erzurum’da geniş aile, aynı çatıyı paylaşmaktan öte aynı kaderi kuşanmaktı. Dedenin duası torunun alnına nasip, ninenin bereketi sofranın tuzu olurdu. Gelin o eve bir yabancı gibi değil, kutsal bir emanet gibi girerdi. Çocuk, yalnız anne babanın değil, sokaktan geçen her gözün evladıydı. Komşunun kapısı, kendi alnınız kadar yakındı. Mahremiyet bir perde gibi evi dünyadan korur, hürmet ise o perdenin ilmek ilmek işlenmiş nakışı olurdu.
Sonra zamanın çarkı döndü.
Önce avlular küçüldü, sonra odalar daraldı; en nihayetinde gönüller birbirinden uzağa düştü. Geniş sedirlerin yerini tek kişilik koltuklar, tandır başı sohbetlerinin yerini ekranların o soğuk ve yabancı ışığı aldı. Semaverin buğusunda yüz yüze bakanlar azaldı; aynı duvarlar arasında nefes alan insanlar, farklı odalarda, bambaşka dünyaların gurbetçisi oldu.
Televizyon evlerimize sadece bir eşya gibi sızmadı; başköşeye kurulan kibirli bir misafir gibi yerleşti. Onun kurguladığı hayat, bizim yaşadığımız hakikatten daha cazip boyandı. Eski olanın üzerine kasıtlı bir toz serpilirken, yeni olanın üzerine sahte ışıltılar döküldü. Kadim gelenek "gerilik" diye yaftalandı; mahremiyet, sadakat, sabır ve fedakârlık modern insanın sırtına vurulmuş eski zaman yükleri gibi gösterildi.
Oysa bir medeniyet, ordulardan önce aile içinde kurulur.
Bir çocuğun ruhu önce annenin merhametli bakışında, sonra babanın vakur duruşunda, ardından dedenin duasında ve ninenin şefkatinde mayalanır. Geniş aile, sadece kalabalık bir nüfus sayımı değil; nesiller arasında gerilmiş görünmez, ipekten bir köprüdür. O köprü çöktüğünde, insanlar aynı şehirde yaşarlar ama artık aynı hikâyeye ait olamazlar.
Bugün tırmanan boşanma oranları, adliye koridorlarında birer hukuki istatistik gibi durabilir; fakat asıl feryat, ruhlardaki sessiz çözülmedir. Evlilik, bir zamanlar ömürlük bir yol arkadaşlığı, bir ahit iken; giderek rüzgârın önündeki bir yaprak kadar kırılganlaşıyor. Ayrılıklar bazen kaçınılmaz bir durak olabilir; ancak bağlılığı istisna, ayrılığı olağan kılan bir popüler kültür, aile kalesini içten içe kemirmektedir.
Mahremiyetin sınırları saydamlaştıkça, evin koruyucu duvarları da inceliyor. İnsanlar artık birbirini daha çok izliyor ama daha az tanıyor. Daha çok konuşuyor ama daha az dinliyor. Sosyal mecralarda daha çok "paylaşıyor" ama gerçek hayatta birbirine daha az omuz veriyor.
Bir zamanlar akşam ezanı okunduğunda sokaklar tenhalaşır, herkes kutsal bir sığınağa döner gibi kendi ocağına çekilirdi. Şimdi ise aynı sofranın etrafında diz dize oturabilmek bile bir lüks. Ekranların yapay parlaklığı, göz göze konuşmanın o fıtri sıcaklığını gölgeledi. Çocuklar artık masalların bilgeliğinden mahrum büyüyor; yaşlılar ise ömürlük hatıralarını emanet edecek bir çift kulak bulamadan göçüp gidiyor.
Geçenlerde dünya basınında yer alan bir analiz dikkatimi çekti: Birçok modern toplumda, dijital yapımların ve dizilerin aile dokusunu nasıl dinamitlediği tartışılıyor, devlet düzeyinde sınırlamalar aranıyor. (Rus devlet yetkilileri Türk dizileri Rus aile yapısını bozduğu için yasaklanma gündeme gelmiş) Demek ki bu yara sadece bize mahsus değil; küresel modernliğin çarptığı her kıyıda aynı enkaz var. Çünkü kültür, toprağın altından sessizce sızan bir su gibidir; rengini vermeden önce kökleri kurutur.
Atalarımızın o derin felsefe barındıran sözü tam da bu kırılma noktasını işaret eder: "Süt bozulur yoğurt olur, yoğurt bozulur ayran yahut peynir olur."Yani her dönüşüm, aslından bir parça taşıyarak başka bir kıymete evrilebilir. "Fakat yağ bozulursa, ondan ancak zehir olur." İnsan ve aile de böyledir. Fıtratını, vicdanını ve mukaddes ahlakını kaybettiğinde, insan artık dönüşemez; sadece kendi elleriyle kurduğu dünyayı yaşanmaz kılan bir zehre dönüşür.
Bugün ak saçlıların yapayalnız evlerde veya bakım merkezlerinin soğuk koridorlarında gün sayması; çocukların parçalanmış yuvaların rüzgarlı gölgesinde büyümesi; nikahsız birlikteliklerin çağdaşlık maskesiyle sıradanlaştırılması; sadakat ve sabrın safdillik sayılması, hepimizin alnına vurulmuş ortak sorulardır. Bunlar bireysel özgürlük tercihleri değil; toplumun omurgasında açılan derin ve iltihaplı yarıklardır.
Bir milletin bekası sadece sınır boylarında nöbet tutmakla sağlanmaz; o sınırların koruduğu evlerin içini korumakla kaimdir. Çünkü sınırlar haritayı muhafaza eder, aile ise insanı. İnsan içeriden çürürse, haritanın sınırlarını çizecek mürekkep de kalmaz.
Belki de bugün yaşadığımız bu büyük bocalama, köklerini inkâr eden bir çınarın sert rüzgârla imtihanıdır. Dallar ne kadar göğe öykünürse öykünsün, kök toprağın sadakatini unuttuğu an ilk fırtınada devrilmeye mahkûmdur. Biz de muhtemelen bu uzun, yorucu ve modern sürgünün sonunda; o soğuk beton duvarlara çarpa çarpa, fıtratımızın sesini yeniden arayacağız. Yeniden o büyük sofranın bereketini, büyüklerin gölgesini, çocukların masum neşesini, komşunun güven veren selamını hatırlamak zorunda kalacağız.
Çünkü tarih şahittir ki; hiçbir medeniyet, aileyi kurban ederek ayakta kalamamıştır.
Ve nihai inancım odur ki, bu toprakların mayası eninde sonunda kendi köklerine dönecektir. Tandır başındaki o samimi sıcaklığı, semaverin sükûnet veren buğusunu, sedirlerde gönül gönüle verilen o demleri; anayı baş tacı, kızı hanımefendi bir kerîme bilen, kadını ve erkeği birbirine rakip değil, cennet yolunda birbirini tamamlayan iki mukaddes emanet sayan o kadim aile medeniyetini yeniden inşa edecektir.
Umut, tam da bu unutuşun bittiği yerde saklıdır. Kökünü ve toprağını terk etmeyen her ağaç, ne kadar çetin rüzgârlara tutulursa tutulsun, yeniden filiz verir. Aile de böyledir. Yeter ki ocağın ateşi sönmesin, dua eksilmesin, hürmet unutulmasın. Çünkü ev, sadece içinde yaşanılan bir yapı değil; insanın ahlâkının, merhametinin ve istikbalinin mayalandığı mukaddes bir yuvadır. Bir zamanlar evler gerçekten cennetten bir köşeydi; yarın da öyle olabilmesi, yeniden o kapının eşiğine dönüp aileyi medeniyetimizin en kıymetli emaneti olarak hatırlamamıza bağlıdır.
