Erzurum & Şehir

Bir Zamanlar Evler Cennetten Bir Köşeydi (III) i7

Bir Zamanlar Evler Cennetten Bir Köşeydi (III)1990 öncesinin Erzurum’unu hafızalarında taşıyanlar, o günlerin toplumsal dengesinde saklı derin hikmeti iyi bilirler. O yıllarda kadınların dev...

08.08.2026 - 09:49 7 dk'da okuyabilirsiniz.
Bir Zamanlar Evler Cennetten Bir Köşeydi (III) i7
Fuat ÇOMAKLI
Fuat ÇOMAKLI
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Fuat ÇOMAKLI
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

Bir Zamanlar Evler Cennetten Bir Köşeydi (III)


1990 öncesinin Erzurum’unu hafızalarında taşıyanlar, o günlerin toplumsal dengesinde saklı derin hikmeti iyi bilirler. O yıllarda kadınların devlet dairelerindeki temsili bugünkü ölçülerle kıyaslandığında oldukça sınırlıydı; özel sektörde, mağaza vitrinlerinde veya sokakların gündelik hengâmesinde kadın emeği bugünkü kadar görünür değildi. Fakat bu, kadının hayattan uzak veya üretimden kopuk olduğu anlamına gelmiyordu.Erzurum kadını evinin sultanı, toprağının can damarıydı. Evinde, bağında, bahçesinde üretir; ailesinin aşını, ekmeğini, hırkasını ve geleceğini sessiz fakat büyük bir vakarla inşa ederdi. Onun emeği çoğu zaman bordrolara, istatistiklere ve resmî kayıtlara girmezdi; fakat bir evin ocağında tüten dumanın, sofradaki ekmeğin ve yetişen evladın ardında görünmeyen büyük bir emek vardı. Kadın, çarşı ve pazarın sert rüzgârlarından uzak, ailenin mahremiyetini ve sıcaklığını koruyan o büyük kalenin merkezindeydi.

Dünya değişti.Ve değişen dünyada biz etken yön veren değildik.Demir Perde’nin yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu süreç bizde hızlanarak devam etti. Türkiye ile Türki Cumhuriyetler arasında karşılıklı gidiş gelişler arttı; sınırlar kadar zihniyetler de hareketlenmeye başladı. Dünyanın dört bir yanından yeni kavramlar, yeni hayat tarzları ve yeni beklentiler kapımızı çaldı.“Özgürlük”, “eşitlik”, “istihdam” ve “modernleşme” gibi kulağa hoş gelen kavramlar, kadının hayatındaki yerini yeniden tanımlıyordu. Kadın artık hayatın hemen her alanında görünür hâle geliyordu. Fabrikada, inşaatta, pazarda, iş yerinde; hayatın ağır yüklerinin omuzlandığı her yerde kadın emeği daha fazla görünür oldu.Elbette kadının eğitim alması, çalışması, üretmesi ve kendi iradesiyle hayatını şekillendirmesi başlı başına bir kazanımdır. Asıl mesele, bütün bunların aileyi ayakta tutan dengeyi bozmadan nasıl gerçekleştirileceğidir.Çünkü mesele kadının çalışıp çalışmaması değil; çalışırken hayatın bütün yükünün onun omuzlarına nasıl yüklendiğidir.Küresel ekonomik düzen büyüdükçe, insanın zamanı da metalaştı. “İstihdam” çoğu zaman yalnızca ekonomik bir zorunluluk olmaktan çıkıp hayatın merkezine yerleşti. Böylece kadın, bir yandan iş hayatının sorumluluklarını taşırken diğer yandan evin, çocukların ve ailenin bütün yükünü taşımaya devam etti. Modern hayatın en büyük çelişkilerinden biri de burada ortaya çıktı: Kadına daha fazla alan açılırken, kadının omzundaki yük de giderek ağırlaştı.Üstelik bu dönüşüm yalnızca kadınla sınırlı kalmadı. Erzurum’un köklü aile yapısını sarsan başka bir büyük dalga daha vardı: köyden kente göç.Kırsalda kendi toprağının, kendi işinin ve kendi düzeninin içinde yaşayan geniş aileler, zamanla şehrin cazibesine kapılarak beton blokların arasına taşındı. Bir zamanlar tarlasının, bahçesinin, hayvanının ve emeğinin sahibi olan insan; şehirde kira, fatura, ulaşım ve geçim derdiyle baş başa kaldı.Kırsal yaşamın çözülmesi, şehirlerde yeni bir geçim mücadelesini de beraberinde getirdi. Eskiden bir hanenin kendi imkânlarıyla ürettiği pek çok şey artık satın alınmak zorundaydı. Sofradan ısınmaya, barınmadan eğitime kadar hayatın neredeyse her alanı paraya bağlandı.Böylece bir zamanlar tek bir gelirin yetebildiği evlerde, bugün çoğu zaman hem kadın hem erkek çalışmak zorunda kalıyor. Buna rağmen kira, faturalar, ulaşım ve çocukların ihtiyaçları aile bütçesini zorluyor. Herkesin iş aradığı bir düzende emeğin pazarlık gücü azalıyor; geniş toplum kesimleri, hayatını sürdürebilmek için yalnızca çalışmaya değil, sürekli daha fazla çalışmaya mecbur bırakılıyor.İlk bakışta kadının hayatın her alanında çalışıyor olması, modernleşmenin ve kalkınmanın tartışmasız bir zaferi gibi görülebilir. Göze güzel, kulağa hoş gelebilir. Fakat insan, görünenin ardına da bakmalıdır.Çünkü asıl soru şudur:Bu dönüşüm bize ne kazandırırken, bizden neleri götürdü?Bizi biz yapan kültürümüz, aile mahremiyetimiz, komşuluk ilişkilerimiz, büyüklerin aile içindeki rehberliği ve bin yıllık geniş aile tecrübesi yavaş yavaş çözülmeye başladı.Bu çözülmeden en fazla çocuklarımız etkilendi.Sabahın erken saatlerinde rızık telaşıyla evden çıkan anne ve babaların ardında, çoğu zaman günün büyük bölümünü kurumlarda, kreşlerde veya bakıcıların yanında geçiren çocuklar kalıyor. Oysa çocuk yalnızca bakılmaya değil, ait olmaya ihtiyaç duyar.Bir çocuk, dedesinin dizinin dibinde dinlediği hikâyelerle irfanı; ninesinin şefkatli ellerinde merhameti; anne ve babasının yanında güveni öğrenir. Ailenin sıcak iklimi, çocuğun kişiliğini yoğuran görünmez bir mekteptir.Elbette kreşler, bakıcılar ve eğitim kurumları hayatın bir gerçeğidir. Mesele onların varlığı değil; ailenin asli sorumluluğunu bütünüyle üstlenmek zorunda bırakılmasıdır. Çocuk, sevginin ve aidiyetin yerini hiçbir kurumun tamamen dolduramayacağı bir varlıktır.İşte ekonomik sıkışmışlık, yoğun çalışma hayatı, şehirleşme ve aile bağlarının zayıflaması zamanla başka bir sonucu da beraberinde getirdi: çocuksuzlaşma.Bir zamanlar kalabalık sofraların etrafında toplanan geniş aileler, bugün giderek bir veya iki çocuklu çekirdek ailelere dönüşüyor. Çocuk sayısı azalırken yalnızlık artıyor; toplum yaşlanırken aile küçülüyor. Evler büyüyor belki ama evlerin içindeki sesler azalıyor.Bugün yaşadığımız büyük kırılma tam da burada başlıyor.Mesele yalnızca ekonomik değildir. Mesele yalnızca kadın-erkek ilişkisi de değildir. Asıl mesele, insanın hayatını hangi değerler üzerine kuracağıdır.Modernleşme kaçınılmaz olarak aileyi küçültmek, insanı yalnızlaştırmak ve kadını iki kat yükün altına sokmak zorunda değildir. Kadının emeğine değer veren, erkeğin sorumluluğunu hatırlatan, çocuğu ailenin merkezinde tutan ve ekonomik düzeni insanın huzuruna göre şekillendiren bir hayat mümkün değil midir?Belki de asıl aramamız gereken cevap budur.Çünkü bir toplum yalnızca fabrikalarla, gökdelenlerle, yollarla ve rakamlarla kalkınmaz. Bir toplum; sağlam ailelerle, huzurlu evlerle, iyi yetişmiş çocuklarla ve birbirine omuz veren insanlarla ayakta kalır.Bir zamanlar evler cennetten bir köşeydi.Belki o cenneti yeniden kurmanın yolu geçmişe bütünüyle dönmek değil; geçmişin hikmetini geleceğin imkânlarıyla buluşturmaktır.Çünkü insanlık bazı doğruları kitaplardan okuyarak değil, kaybettikten sonra öğreniyor. Aileyi, huzuru, aidiyeti ve birbirimize muhtaç olduğumuzu belki de en ağır bedelleri ödeyerek yeniden hatırlayacağız.Ve yarının nasıl bir toplum olacağı, bugün çocuklarımızın hangi evlerde, hangi değerlerle ve nasıl bir aile ikliminde büyüdüğüne bağlı olacaktır....

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku