Erzurum & Şehir

Erzurum tarihine yolculuk: Kâbe Mescidi’nin gölgesinde bir şehir

Erzurum tarihine yolculuk: Kâbe Mescidi’nin gölgesinde bir şehirSabahın ilk ışıkları Palandöken’in doruklarına usulca dokunduğunda, Erzurum yalnızca bir şehir gibi görünmez; sanki çağların y...

14.08.2026 - 14:18 4 dk'da okuyabilirsiniz.
Erzurum tarihine yolculuk: Kâbe Mescidi’nin gölgesinde bir şehir
Fuat ÇOMAKLI
Fuat ÇOMAKLI
Erzurum Gastesi Köşe Yazarı Fuat ÇOMAKLI
Yazarın tüm yazılarını görüntüle

Erzurum tarihine yolculuk: Kâbe Mescidi’nin gölgesinde bir şehir


Sabahın ilk ışıkları Palandöken’in doruklarına usulca dokunduğunda, Erzurum yalnızca bir şehir gibi görünmez; sanki çağların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan kadim bir yolcu gibi ufka bakar. Sert rüzgârların billurlaştığı yaylalarda, Çoruh’a uzanan dağ yollarında, kıvrım kıvrım akan Aras'ta ve Karasu’nun sessiz kıyılarında zaman, taşların hafızasına sinmiş eski bir destan gibi yaşamaya devam eder.Bu şehir, İpek Yolu’nun en mühim duraklarından biriydi. Doğu ile batının, kuzey ile güneyin birbirine kavuştuğu büyük kavşakta, kervanların çan sesleriyle orduların nal sesleri aynı yolları paylaşırdı. Baharat kokuları, ipek balyaları, ilim meclisleri ve dua sesleri aynı göğün altında birbirine karışır; Erzurum, yalnız ticaretin değil, medeniyetlerin de buluştuğu bir menzil hâline gelirdi.

Erzurum’un İslâmî kimlik kazanmaya başlaması, 7. ve 8. yüzyıllarda Arapların bölgeye hâkim olmasıyla başladı. O yıllarda şehir, İslâm coğrafyasının kuzey hududunda bir gaza üssüydü. Buraya gelen âlimler, mutasavvıflar, hattatlar ve tacirler yalnızca mallarını değil; ilimlerini, hikmetlerini ve kültürlerini de beraberlerinde getirdiler. Taş duvarlar arasında yeni bir medeniyet filizlenirken, şehrin ruhu da yavaş yavaş İslâm’ın nuruyla yoğrulmaya başladı.Bu yeni dönemin en müstesna nişanelerinden biri Kâbe Mescidi idi. .Rivayete göre 651 yılında Kâbe ölçülerine uygun olarak inşa edilen bu mütevazı mabet, Erzurum’da Müslüman Arapların bıraktığı ilk eserlerden biri oldu. O mescidin taşları yalnız ibadetin değil; yeni bir kimliğin, yeni bir istikametin ve yeni bir medeniyet tasavvurunun sessiz şahitleriydi. Her secde, bu serhat şehrini Mekke’ye bağlayan görünmez bir bağ gibi göğe yükseliyordu.

Fakat Erzurum’un kaderi hiçbir zaman kolay olmadı. Bu şehir, tarih boyunca nice fırtınaların ortasında kaldı. Araplar, Selçuklular, Moğollar, İranlılar, Osmanlılar, Gürcüler, Ermeniler ve Ruslarla yapılan savaşlar, onun sokaklarına defalarca ateş ve gözyaşı taşıdı. Depremler, salgın hastalıklar ve uzun kuşatmalar, bazen şehrin sesini kısmış, bazen de onu küllerinden yeniden doğmaya mecbur bırakmıştı.

Öyle zamanlar oldu ki Erzurum’un nüfusu iki yüz binlere ulaştı; hanlar doldu, çarşılar şenlendi, medreselerde ilim halkaları kuruldu. Ve öyle zamanlar geldi ki savaş, kıtlık ve hastalık yüzünden şehirde yalnız birkaç bin insan kaldı. Rüzgârın dolaştığı sokaklarda harabeler konuşur, minarelerin gölgesi sessizliğe uzanırdı. Fakat bu toprakların mayasında diriliş vardı; her yıkılışın ardından yeniden ayağa kalkmayı bilen bir serhat iradesi…

Osmanlı devrinde, bilhassa Kanûnî Sultan Süleyman zamanında Erzurum yeniden nefes aldı. İran’dan, Suriye ve Kafkasya’dan getirilen Sünnî aileler şehre yerleştirildi; (bizim ailede bu dönemde) mahalleler kuruldu, camiler tamir edildi, ticaret yolları güvence altına alındı. Böylece Erzurum, yalnız askerî bir hudut merkezi değil; aynı zamanda ilmin, zanaatın ve ticaretin yeniden canlandığı güçlü bir Osmanlı şehri hâline geldi.

Bugün Kâbe Mescidi’nin taşlarına dokunan bir yolcu, yalnız bir mabedin duvarlarına değil; on üç asrı aşan bir hafızaya temas eder. Çünkü Erzurum’un tarihi, fetihlerle başlayan ama yalnız kılıçla yazılmayan bir tarihtir. O tarih, dua ile yoğrulmuş, ilimle beslenmiş, ticaretle büyümüş ve sabırla ayakta kalmıştır.Palandöken’in rüzgârı hâlâ eski kervanların türküsünü taşır. Çifte Minareli Medrese’nin gölgesi, Yakutiye’nin çinileri ve Kâbe Mescidi’nin sessizliği aynı hakikati fısıldar: Erzurum, yalnız taşlardan kurulmuş bir şehir değildir; o, doğu ile batıyı, kuzey ile güneyi, geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan kadim bir medeniyet köprüsüdür. Ve bu köprünün en derin harcı, asırlardır değişmeyen iman, ilim ve irfanın vakur nefesidir.

Diğer Yazılar

Tümünü Gör
Mine Aras Nalkıran

GÖRÜNMEZ OLMADAN ÖNCE

Yazıyı Oku
Ayşe Ferda KARAOĞLU

AYRICA, BALKABAĞI CADI OLAMAYACAK KADAR TATLI

Yazıyı Oku
Fuat ÇOMAKLI

Hazanın Muhteşem Vedası

Yazıyı Oku
Meryem YARAR

Bir Kase Yoğurt, Bir Ömür Sancı

Yazıyı Oku
Ahmet Aydemir

Hoca Ahmet Yesevi ve Çay kültürü

Yazıyı Oku
Sefa ÇİÇEK

Romantizmden Reelpolitiğe: Kardeşlik Söyleminin Sınırları

Yazıyı Oku