Erzurum Tarihine Yolculuk; Palandöken’in Gölgesinde Bir Çağın İnhitatı:
Anadolu’nun en yüksek kürsüsünde, başı dumanlı Palandöken Dağları’nın vakur gölgesine sığınmış kadim bir şehirdir Erzurum. Zaman, bu topraklarda ovanın sessizliğine bürünür; Karasu’nun nazlı kıvrımlarında gümüşten bir nehir gibi sakin akar. Dumlu Dağı’ndan kopup gelen ciğer ferahlatan asil esinti, yüzyıllar boyunca Çifte Minareli Medrese’nin taç kapısındaki taş oymalara, Yakutiye’nin çinilerine dokunarak bu serhat şehrine hep aynı şarkıyı fısıldamıştır:Huzur ve sadakat.
Ne var ki takvimler 1800’lü yıllar sonrasında, Şark’ın bu sırma tahtı, o güne dek pek aşina olmadığı yabancı rüzgârların ve narin bağrını sarsan diplomatik fırtınaların ortasında buldu kendini.O dönemde Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan İpek Yolu’nun bu nazende durağı, imparatorluğun en yüksek gelir getiren ilk üç gümrüğünden birine ev sahipliği yapıyordu.
Batı’nın isli fabrikalarından çıkan tekstil malları, hazır giysiler ve süslü camlar Erzurum Gümrüğü’nden bir sel gibi şehre akıyor; Doğu’nun gizemli ipeği ve baharatıyla bu kadim sınır kapısında yer değiştiriyordu.Bu göz kamaştırıcı iktisadi cazibe, çok geçmeden Batılı büyük devletlerin de iştahını kabarttı. İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan, Alman ve Rusların ayak sesleri artık Erzurum’un taş döşeli sokaklarında duyulmaya başladı.Bu uzak diyarların temsilcileri, konsolosluklarını, hastanelerini ve yüksek duvarlı kolejlerini kentin kenar mahallelerine değil; Erzurum’un en gözde, en müstesna köşelerine birer mühür gibi vurdular. Şehrin sokaklarında artık yabancı diller duyuluyor, taş binaların pencerelerinden farklı dünyaların sesleri sızıyordu.Bu misafirler şehre yalnızca yeni eşyalar ve yeni alışkanlıklar getirmemiş; kendi mezheplerini, eğitim anlayışlarını ve dünyayı okuma biçimlerini de taşımışlardı. Gölbaşına uzanan cadde artık Frenk mahallesi olarak anılmaya başladı.
Açılan bu okulların parıltısı altında, tehlikeyi ilk sezenler yine bu toprağın kadim sakinlerinden bazı yerel Ermeni kanaat önderleri oldu. Geleneklerine bağlı bu kişiler, dönemin Erzurum valilerine ve yetkililerine endişelerini dile getirerek söz konusu okulların çocukları kendi köklerinden ve öz kültürlerinden uzaklaştırabileceği yönündeki kaygılarını ifade ettiler.Ne var ki o günün idarecileri, bu nahif çığlığın taşıdığı işareti yeterince okuyamadılar; yaklaşan değişimin gölgesini gerektiği gibi fark edemediler. Zamanla bazı gençler, yüzyıllardır Müslüman komşularıyla paylaştıkları ortak hayatın türkülerinden uzaklaşıp, dışarıdan esen ayrılıkçı rüzgârların etkisine kapıldılar.
Kültürel kırılma, şehrin sokaklarındaki zanaatkârları da vurdu. Batı’dan gelen rengârenk, göz alıcı ve hazır kullanım malları, yerli esnafın el emeği göz nuru ürünlerinin karşısına güçlü bir rakip olarak dikildi. Bakırcıların çekiç sesleri seyrekleşti, saraçların derileri tezgâhlarda sessizleşti, dokuma tezgâhlarının ritmi yavaş yavaş kesildi.Çünkü dışarıdan gelen uygun fiyatlı ve cilalı yabancı mallar, Erzurum’un yüzyıllar boyunca ayakta tuttuğu lonca düzenini ve yerel üretim kültürünü gölgede bırakmış; yerli zanaatkârı, kendi şehrinde giderek daha yalnız ve daha güçsüz hâle getirmişti.
Erzurum, yüksek dağların ardında saklı, dantel gibi ince işlenmiş coğrafyasında bir çağın kapanışına böyle şahitlik etti. En gözde yerlerini mesken tutan yabancı okullar ve konsolosluklar, yalnızca yerli üretimin asil damarlarını kurutmakla kalmadı; yüzyıllardır aynı sokaklarda, aynı çarşılarda, aynı gökyüzünün altında yan yana yaşayan komşulukların arasındaki narin camı da zamanla çatlatan unsurlardan biri oldu.Geriye, Palandöken’in beyaz peçesi altında, uzaklardan gelen rüzgârların susturduğu sesleri dinleyen Erzurum kaldı.
Ve zaman, kadim şehrin taş duvarlarına ağır ağır şu cümleyi yazdı:Bazı misafirler kapıdan girer, bazıları ise bir çağın kaderini değiştirir.Palandöken sustu.Karasu akmaya devam etti.Çifte Minareler göğe doğru taştan duasını sürdürdü.Fakat bir zamanlar aynı gökyüzü altında yankılanan bazı sesler, artık eski ahengini bulamadı.Geriye ise Palandöken’in gölgesinde, derin, vakur ve hüzünlü bir Doğu uykusu kaldı.
