Sabah çayının buharı henüz tütmezken, pencereden dışarı süzülen o rutin kalabalığa bakıyoruz. Hayat, biz geleceğe koca koca binalar kurarken altımızdaki toprağın ne kadar ince bir buzu tuttuğunu unuttuğumuz bir oyalama salonu. Sabah uyanıyoruz, kahvemizi yudumlayıp yarınlara planlar çiziyoruz; sanki tapusu cebimizdeymiş gibi soluk alıp veriyoruz. Sonra ansızın bir haber düşüyor orta yere. Bütün o kalabalık cümleler, koca koca iddialar tek bir kelimede, boğazımızdaki o kuru düğümde eriyip gidiyor.
Elimizden bir şey gelmiyor; kumdan kalelerimiz darmadağın olurken denize bakıp susan çocuklar gibiyiz. Zaten elden ne gelebilir ki? "Hikmetinden sual olunmaz" cümlesi, aklımızın bittiği yerde kalbimizin sığındığı son sedir oluyor.
O an, durup dünyanın kum saatine bakıyoruz. Bu dünya, üzerinde koşturduğumuz ama ayak seslerimizin bile kalıcı olmadığı dev bir misafirhane. Varlığımız, rüzgârda sallanan incecik bir yaprağın sabrına emanet.
Ama bir de o madalyonun diğer yüzü var; ruhun karanlıkta el yordamıyla aradığı o büyük ışık. Fani odamızın penceresinden görünen o dar sokak bittiğinde, açılan geniş kapıların inancı sarıyor bizi. Eğer her şey bu kırık dökük ömürden ibaret olsaydı, göğsümüze saplanan bu hançer ruhumuzu tamamen deler geçerdi. "Öteki dünya var, ebedi hayat var" gerçeği, zamansız gidişlerin açtığı o derin boşluğa uzanan en şefkatli yara bandı oluyor.
Ayrılık can yakıyor, gözyaşı dinmiyor. Fakat biliyoruz ki bu dünyadaki vedalar son durak değil, sadece uzun bir yolculuğun mola yerleri; asıl kavuşmalar başka bir alemin mabedinde saklı.
İnsanca yaşamak da galiba tam olarak bu: Acıyı en kılcal damarlarımıza kadar hissedip kahrolmak, ama aynı zamanda o büyük hikmetin gölgesinde sükûnet bulmak. Yaramız büyük, evet; ama yüreğimizde gidenlere bıraktığımız o sessiz aidiyet ve ebediyet umudu, acıdan çok daha eski, çok daha derin.
"Hikmetinden sual olunmaz" bilinciyle, aziz hatıralara ve gidenlerin arkasından kurulan o en masum cümlelere...
